30 Aralık 2007

vidâ volcân fondo (Volkanik dağların diplerinde ki yaşam)

Kıyamet kopmak üzere ama, Cava Adası'nın Kinarejo köyünden 60 yaşındaki Udi yerinden kıpırdamıyor. Üstelik, Merapi Yanardağı'nın içten içe kızışan zirvesi, Kinarejo'dan sadece 4,5 kilometre uzaklıkta. Üstelik, zehirli gaz bulutları ve sismografların titrek çizgileri, her an gelebilecek bir patlamanın habercisi. Üstelik, hükümetin tahliye emri var. "Burada kendimi güvende hissediyorum," diyor Udi. "Kapı Koruyucusu gitmezse ben de gitmem."
Merapi doğuştan katil. Ormanlar ve tarlalara hemen hemen 3000 metre yukarılardan bakan zirvesiyle dünyanın en aktif ve tehlikeli yanardağları arasında. Adı, "ateş dağı" anlamına geliyor. 1930'daki patlamada 1300'ün üzerinde insanı öldürdü; daha az tehlikeli dönemlerinde dahi zirvesinin üzerinde gözdağı veren gaz bulutları geziniyor. Gümbürdemesi Mayıs 2006'da iyice artınca binlerce kişi, gönülsüzce de olsa, verimli yamaçları terk etti ve daha alçak ve güvenli yerlerdeki geçici kamplara yerleşti. Maymunlar dahi sürüler halinde aşağılara indi.
Ama Udi ve köylüleri yerlerinden kıpırdamadı. Onlar, göz kamaştırıcı takma dişlere sahip, mentollü sigara meraklısı seksenlik Mbah Marijan'ın, Merapi'nin Kapı Koruyucusu'nun işaretlerini takip ediyor. Marijan, Endonezya'da -aslına bakılırsa dünyanın herhangi bir yerinde- görülebilecek en tuhaf işlerden birine sahip. Omuzlarında, Udi gibi köylülerin ve ayrıca, 32 kilometre güneyde yer alan Yogyakarta kentinin 500.000 kişilik nüfusunun kaderini taşıyor. Merapi'nin zirvesinde yaşadığına inanılan dev canavarı sakinleştirecek olan ritüelleri yerine getirmek onun görevi. Ama bu kez ritüeller yeterli olmamış gibi. Uyarılar gitgide daha acil bir hal alıyor. Volkanbilimciler, üst düzey askerler, hatta Endonezya başkan yardımcısı dahi tahliye için Marijan'a yalvarıyor. O ise hiç düşünmeksizin reddediyor. "Benimle konuşmaya gelmek sizin göreviniz," diyor polise. "Benim görevim de burada kalmak."
Marijan'ın bu yaklaşımı nerede olsa intihar girişimi olarak algılanır. Ama hiperaktif Ateş Çemberi'nin batı ucuna uzanan, 17.500 adanın şekillendirdiği bir takımadadan oluşan Endonezya'da öyle değil. Büyük Okyanus çevresinde 40.000 kilometreyi aşkın bir alanda birbirleriyle çarpışan tektonik plaka ağlarının buluşma noktasındaki Ateş Çemberi, jeofiziksel şiddetle dolu bir bölge. Coğrafya, Endonezya'ya pek iyi davranmamış: Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar çok kişi bu kadar çok sayıda aktif yanardağ yakınında oturmuyor. Bir sayıma göre bu aktif yanardağların sayısı 129. Yalnızca Cava'da 120 milyon insan, 30'u aşkın yanardağın gölgesinde yaşıyor. Ve bu yakınlık, son 500 yıl içinde 140.000'den fazla insanın ölümüne neden oldu...


Hikayenin ve olayların cazibesine kapılıp bir parçası olası geliyor insanın yanası geliyor püsküren lavla birlikte boyut değiştiresi geliyor plazma olası geliyor...

Gaydırı Guppak

Süpernovalara gelesiceler.Kıkırdak sıvıları tükenesiceler.Vergilendirilmiş kazancı harcayamadan ölüp gidesiceler.
Katma değerlerde burnu sürtesiceler.
Köpüklü kahve içemeyesiceler.
Lale koklarken kokladığı lalenin içinden arı çıkıpta burnuna kaçıpta bununu sokupta şişipte iltihap kaplayıpta burnu tıkanıpta nefes darlığı çekesiceler.
Diyetisyene yemeğe verdiği paradan fazla para veresiceler.
Obeziteden yerlere yatasıcalar.
Ödleri anüslerinden çıkasıcalar.
İyi yıllar...

Yeni yılın ilk yorumuna hediyem olacak :)
Hoş hem yeni yılın hemde blogun ilk yorumu olacak ben beklerim ilk yorum 3 4 gün sonra gelse bile :)

Adı yeni

Yeni nedir daha önce hiç olmayan ilk defa olacak olan mıdır yoksa şuankinden sıkıldığınız anda onun daha güzeline verdiğiniz isim midir?
Yeniler hep mutluluk sevgi ıvır zıvır getirsin denir aslında doğrudur yeniler anlıkta olsa hep yenilik getirmişlerdir.Yenisinin gelmesi sonsuz bir döngüye girmesi gerekir ki insan yeniden hep mutluluk alsın hep güzel görsün...

Şimdi yeni meni kripto yılbaşına bile el attı diyenler olmuştur ama naaapaaayım elimden gelen budur.Yılınızın başının kutlar ertesi gün erken kalkma zorunluluğunda olmanızı dilerim gerçekten ayrıcalık :)

Hadi iyi geceler...
Kovalent ,İyonik,metalik,apolar,Van Der Waals,Dipol-dipol falan filan yahu kimya sınavı vurdu galiba

24 Aralık 2007

Disco Partizan,Hello lidıl boys...

Klibi için fazla yorum yapmayacağım fakat müziğin ritmi güzel.Eserimiz Romen ve Almanya'da yaşayan birine aittir.Eserin güftesi müftesi her şeyini Shantel yazmıştır yapmıştır karalamıştır ya da her ne ise...
İyi seyirler.

İzedikten sonra!
Klip Türkiye'de çekilmiştir 2. izleyişinizde biraz daha güzel bulabilirsiniz hoş olmuş valahi beğendim baya.
Çekim yeri tam olarak kahve yanları,bakkal,züccaciye satıcıları,sokak araları,marangozlar,disco&bar falan filan yaaa...


Ha ha ha cargar música por favor
[Shiny Toy Guns"LE Disko"

3 Km Tren mi olur



Dünyanın en uzun treni bu tam 3 km boyunda ,bu tren 3 km boyu ile dünya’nın en uzun treni imiş ve demir madeni taşıyormuş.

3- 4 tane General Motors 3300V lokomotif ile çalışan bu trenin herbiri 84 ton taşıyabilen 200 vagonu var ve senede 15,6 milyar ton demir madeni taşıyormuş.
Hala zaman zaman çalışmakta olan treni rahatça 3 dakika seyredebiliyorsunuz çünkü o bitmiyor devamlı önünüzden geçiyor...

200 basamaklı sayının 13. dereceden kökü

27 yaşındaki Alexis Lemaire kendisine ait dünya rekorunu kırdı. 200 basamaklı bir sayının 13. dereceden kökünü 70 saniyede hesaplayan Fransız Alexis London’s Science Museum de yapılan denemede bilgisayarın rassal olarak saptadığı 200 basamaklı bir sayının 13. dereceden kökünü 70 saniye de hesaplayarak kırılması zor bir rekora imza attı.

Alexis Fransa’da Reims üniversitesine devam ediyor ve tıpkı bir atlet gibi hergün beyin jimnastiği yaparak hazırlanıyor.


Hayt huyt,dımtıs,kem küm iyi akşamlar...

Cece Leclere

Bu adam sözde dünyanın en iyi görme yeteneğine sahip insan.İsviçreli bilim adamlarınca megavizyon olarak adlandırılan durumu var adamın.Adam üstün bir görme yeteneğine sahip ve insanları iç organlarına kadar görebiliyor,duvarların arkasını kalın perdelerin arkasını ve daha bir çok şeyin arkasındakini görebilme yeteneğine sahip bir eleman.

Fakat araştırmalarım gösterdi ki böyle biri yok.Google'da aradım Yahoo'da aradım daha nicelerinde aradım hepsinde"İsviçreli bilim adamlarınca megavizyon diye adlandırılan..." şeklinde bir metinle karşılaştım ve 1 tane yabancı kaynak isim benzerliğinden bile bulmadı.Ayrıca saçmalık şurda Cece ve Leclere adında iki farklı golfçü var birisi tutmuş bu ikisini birleştirmiş ve inanası gelmiş onu okuyan insanların,madem bu kadar önemli ve bilimsel bir olay da bunun adı neden saçma bir şekilde megavizyon ne alaka yahu...
Kitaplara yazılan bu saçmalığa inanan ve nasıl olur ya demeyen insanlara inanamıyorum.

Atmasyon haberleri bularak analiz ederek garşunuza goyacam yeniden görüşüncee deyin hoşcakalın.

23 Aralık 2007

Kuşburnu,Kuşbaşı

Kuş ile alıp veremediklerimiz mi var,veya diğer isimlerini saçma sapan konularda kullandığımız hayvanlar hakkında.Geyik muhabbeti vb

Kuş farklı bir statüde bu ismini kullanma konusunda diğerlerinin vücut organları önemsenmezken kuşta baş ve burun ayrı ayrı alınarak isimleştirilmiş. İlginç doğrusu...

Kuşburnu kesilen et ve kuşbaşı çayı demek neden garip geliyor size kuşbaşı et kesimi nasıl olur kuşun başı gibi et kesebilen adam var mıdır dünyada.Ha kuşun başı gibi küçük olacak falan gibiyse ne canice bir benzetmedir o,kesiyorsun kuşun başı gibi

Kuşburnu çaya gelecek olursam ne alaka demekten kendimi zor alıyorum.Kuşburnu çayının yapıldığı bitkiye de baktım ben benzetemedim kuşun burnuna falan ayrıca ben kuşta burun bulamadım gaganın üstünde iki delik var o kadar.

Asıl kargaşayı neden kuşların organ bazında da geyiklerin varlıkları hakkında yorum yapan isimler ve deyimler bulunmuştur bu hem geyiğe haksızlık hemde doğal dengeyi bozmaya yönelik bir teşebbüstür.

İnanın bu yazıyı yazmak için 1.5 saat uğraştım sebebi ise elektrik voltajımızın düşmesi ve devamlı pc nin kapanması allahtan internet tarayıcım oturumumu kurtardı fakat ilk açılışta windowsumdan aldığım maviler beni pek mutlu etmedi demeliyim...

Küresel ısınmadan dolayı artık yavşak yetişmiyor,bitlerin soyu mu tükenecek!!!

101. yazım şerefine okuyan herkese bir sıkımlık diş macunu...

22 Aralık 2007

Hızlı,Tren,Türk,Without Makinist!

İlginç mi geldi yoksa Kripto yine saçmalardan mantık yapıyor mu dediniz :)
Bknz:Peygamber develerinin çiftleşme döngüleri...


Elektronik yüksek mühendisi Sabahattin Çelik, saatte 105 kilometre hız yapabilen makinistsiz metro ve banliyö treni üretti.

TCDD Genel Müdürlüğü'nün Behiçbey tesislerinde 900 metrelik ray üzerinde deneme sürüşleri yapan Çelik, trenin özelliklerini anlattı.

Bütün vagonları lokomotif özelliğinde olan trenin tekerleklerinde bağımsız birer elektrikli servo motor bulunduğunu söyleyen Çelik, tekerleklerin birbirinden bağımsız olarak hareket edebildiğini belirtti.

Çelik, böylece, tekerleklerle ray arasındaki dinamik sürtünme en aza indiği için tekerlek ömrünün uzadığını ve aracın yol tutuşunun daha da arttığını kaydetti.

Ekonomik yönü...

Bağımsız tahrik edilen tekerlekler sayesinde araçların raydan çıkmasının önüne geçildiğini kaydeden Çelik, elektronik olarak kontrol edilen hız-tork karakteristiği ve hafif vagon tasarımı sayesinde aracın enerji tüketiminin benzer sistemlere göre en az yüzde 50 ekonomik olduğunu vurguladı.

Çelik, her biri 100 kişilik 3 vagonda 300 kişi taşınabileceğini, ayrıca bütün vagonların çekici özelliğe sahip olması nedeniyle araçların eğimlerde kaymadan tırmanma özelliğine sahip olduğunu belirtti.

Araçların dinamik fren sayesinde daha güvenli ve daha kısa mesafede durabildiğini, fren sırasında araçta bulunan bütün kinetik enerjinin, geri beslemeli fren sistemi sayesinde elektrik enerjisine dönüştürülerek daha sonra kullanılmak üzere depolandığını kaydeden Çelik, geri beslemeli dinamik fren sistemi sayesinde aracın arıza yapma olasılığının yanı sıra bakım masrafları ve işletme giderlerinin düştüğünü söyledi.

Çelik, benzer teknolojinin şehirlerarası yük treninde kullanılması halinde örneğin Ankara-İstanbul arasında 1 ton yükün taşıma maliyetinin 1 YTL'nin altına düşeceğini ifade etti.

Yük ve yolcu treni de yapılacak

Tekerlek çapı sadece 33 santimetre olan ve 100 yolcu taşıma kapasitesindeki vagonların 7 ton ağırlığında olduğunu ve akıllı motor sürücüleriyle donatıldığını anlatan Çelik, aracın geliştirilen program sayesinde makinistsiz olarak hareket edebildiğini, gerektiğinde bir sürücü tarafından da idare edilebileceğini belirtti.

Çelik, "Her biri kendinden tahrikli vagonlar sayesinde diziye istendiği kadar vagon ekleyip çıkarmak mümkün olacak. Başlangıçta sadece kent içi metro ve banliyö treni olarak tasarlanan araçların sürüş ve güvenlik testleri tamamlandıktan sonra şehirlerarası yolcu ve yük treni için prototip çalışmaları Ocak 2008 tarihinden itibaren başlatılacak" dedi.

"Şehirlerarası yük ve yolcu trenleri yolcu ve yük gereksinimine göre 1 ile 100 vagon arasında seçilebilecek" diyen Çelik, "Böylece ulaşım maliyetleri düşeceği gibi hizmet kalitesi de artacak" dedi.

Çelik, aracın avantajlarını şöyle sıraladı: Küçük tekerlek çapı, düz bandaj, hafif tasarım, paylaşımlı dinamik süspansiyon sistemi, bağımsız ve kontrollü tahrik sistemi, dinamik ve geri beslemeli fren sistemi, çok noktadan tahrik, yedeklemeli tahrik sistemi, düşük kesit, düşük maliyet, yerli üretim.

Yüzde 100 yerli

Aracın tasarım ve imalatının yüzde 100 yerli olduğunu kaydeden Çelik, "Ülkemizdeki düşük işçilik maliyetinden dolayı araç maliyetleri yurtdışı fiyatların en az birkaç katı altında olacak" diye konuştu.

Çelik, "İlk hedefimiz önümüzdeki yıldan itibaren başta Samsun-Çarşamba olmak üzere, demiryolu hattı mevcut olan ve hizmetten kaldırılan bölgelere uygun araçlar koyarak halka ekonomik, hızlı ve güvenli ulaşım hizmeti sunmak. 10 yıl içerisinde Türkiye'nin tamamında yerli trenlerin çalışması sağlanarak demiryolunun Türkiye genelinde yolcu ve yük taşıma payı en az birkaç kat artırılacak" dedi.

Tahriğin hat safhada olduğu bu denemelerde TCDD çalışanlarına zinadan kaçınmaları gerektiğini söylemeyi bir borç bilirim :)

Sıcak soba,sonsuz bir baş okşama...

İşte bayram diyorum ben buna.Bayramda anneannemlerdeydim Manisa/Salihli/yenipazar köyünde mecbur olmayan adamın geçmeyeceği ve bunu bilincinde olan belediyenin oraya yol yapmadığı bir yer :)

Oranın toprak yolu bile insana güzel geliyor.Temiz hava biraz soğuktu onu belirtmeliyim :D Genelde sobanın yandığı odada tünedim gelenin gidenin elini öptüm diyebilirim bayram boyunca :D

Odun sobasının sıcağının hiç bir şeye değişmeyeceğimi bir kez daha belirtmek isterim...
Kömür değil direk odun çünkü orda kömür yok yer gök odun...
Harçlıktan yoksun bir bayramdı ama güzeldi emeği geçen herkese teşekkürü borç biliyorum...

Fikrimden geçeler atabilmirem
bu fikri başımdan atabilmirem
Neyleyim ki sene çatabilmirem
Ayrılık ayrılık aman ayrılık
Her bir dertten ala yaman ayrılık...

Yemekten sonra yeee

Bir ufaklık bayramda verilen çikolatayı ağzına atıyordu tam annesi ona yemekten sonra yersin dedi.Emin olduğum için söylüyorum yemekten yeni kalkmışlardı ve bir daha ki öğüne yaklaşık 4 saat vardı.Ama annenin ağzı alışmış tatlı,cips,çikolata vb abur'cubur diye tabir edilen yiyeceklere yeneceği zaman yemekten sonra cümlesini çıkartıyor hemen ağzından...
Şimdi benim bu anneye bir kaç sorum olacak.
Acaba bu alışkanlığı hep yemekten önce babaların bakkala gidip ekmek aldığı ve gelirkende çocuklara abur'cubur aldığı zaman çocuk eline aldığında yeme yemekten sonra yersinden mi geliyor acaba.
2. sorum ise babaya,be blder sen neden oturuyorsun bütün gün de taa yemek vaktinden 15 dk önce ekmek almaya gidiyorsun yetmezmiş gibi birde gittiğinde elin boş gelmiyorsun. :)
3.sorum anneye,sayın anne neden çocuğuna ne zaman yemek yeneceği hakkında fikri olmayan çocuğuna! yemekten sonra yersin gibi bir ikazda bulunuyorsun çocuk zaten fotosentez aşamasında sen böyle tutarsız cümleler kurarsan çocuk inat yapar mutlaka yer o abur'cuburu :)

Mehmeeet bak bu benim babam oh senin baban yok baaaaaak benim babam
Mehmet ağlar
Sen sesli bir şekilde saçmalarsın bak bak nasılda kıskanıyor (ya sen gerzeksin ya da çocuk seninle dalga geçiyor hem baban bu senin deyip çocuğu ağlatana kadar uğraşıyorsun sonrada aa kıskandı diyorsun...)

Ayşe anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı?(beklenen cevap annemi ve babami mantıklı cümle beklemeyeceksiniz annemi der aa bak babasını sevmiyormuş dersiniz ve babamı dediği an sizi ter basabilir...)
Cevap:Ayşe'nin kafa babaannesinin aldığı kırmızı ayakkabılarda ve cevabı yapıştırır baba öksürük tutar salon Ayşe'nin babasını daha çok sevdiği yanılgısına kapılacakken annecim benim der ve babaannesinin boynuna sarılır...

Mutlus On

Çam ağaçlarının tepelerine yuva yapan penguenler sizlere selam söylediler...

15 Aralık 2007

Sallıyorsun Doluyor -Önce konuşmayı öğren sen...

Elektronik eşyalara meraklı Rıdvan, 'sallandıkça şarj olan pil' ürettiği iddiasında. Silopili genç, şimdilik kumandada kullandığı pilleri geliştirmek için yardım bekliyor.

Silopi'de yaşayan, elektronik eşyalara meraklı 17 yaşındaki Rıdvan Kaden ilk 'buluşunu' dünyaya duyuruyor: Sallandıkça şarj olan pil... Sık sık elektronik icatlarla ilgili programlar izleyen, bu konudaki kaynakları okuyan Kaden, enerji sorunu olmayan pil icat ettiğini iddia ediyor:

"Bir yıl önce, hareket ettirerek şarj edilecek pil üretme fikri doğdu bende. Önce karbon ve çinko ile çalışan normal pilleri inceledim. Tamamen hareketle enerji üretimini denedim ve başardım.

Yaptığım pil bakır tel, diyot ve depolama kısımlarından oluşuyor. Bir pil için bin 500 sarımlık bakır tel kullanıyorum. Sallayınca hareket enerjisiyle oluşan enerji alternatif enerji olduğu için diyotlardan geçirilip doğru akım enerjisine çevrilip depoya şarj oluyor. Enerji tükendikçe pili sallayıp yeniden kullanmak mümkün oluyor."

Mümkün, test edilmeli...

Açık lisede okuyan Kaden ilgi alanına uygun bir okulda okumak istiyor: "Teknik eğitim alarak ya da teknoloji üreten bir firmada çalışarak kendimi geliştirebilirim. İmkân sağlanırsa projelerimi uygulayabilirim." Kaden, yaptığını iddia ettiği pilleri şimdilik televizyon kumanda cihazında ve fenerlerde kullandığını söylüyor.

Bezdiren 'imla' hataları

Kaden'in, öğretmen kuzeni Nurettin Kaden çalışmayı anlatan yazıyı TÜBİTAK'a göndermiş ve patent başvurusunda bulunmuşlar. Ancak imla yanlışı uyarısı alınca tekrar başvurmamışlar.

Diyarbakır Dicle Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Zülküf Gülsün, alternatif enerjinin doğru akım enerjisine çevrilebileceğini söylüyor: "Hareket, elektrik enerjisine dönüştürülebilir. Ama Silopili gencin mekanizması test edilmeden bir şey söylenemez."

Ütüüü:Gerçekten altında başka bir bit yeniği var gibi duran bir kaç konudan bir tanesi profesör denemeden birşey söylenemez diyor ama denemiyor nedir bu yolda yürürken elinizde şemsiye var yağmur yağıyor ama siz açmıyorsunuz şemsiyeyi şemsiyede ıslanıyor sizde hemde haddinden fazla...

Biyonik Top

İlk kez, Japonya'da devam eden 4. Dünya Kulüplerarası Futbol Şampiyonası'nda denenen biyonik topun FIFA'nın diğer turnuvalarında da kullanılabileceği bildirildi.

Biyonik topun ortak tasarımcıları olan Adidas ve Cairos şirketlerinden yapılan açıklamaya göre, topun kale çizgisini geçip geçmediğinin tespitine olanak sağlayan, manyetik sensörler içeren teknoloji, Japonya'da devam eden Dünya Kulüplerarası Futbol Şampiyonası'nda denendi ve beğenildi.

Oyunculardan gelen geri bildirimin oldukça olumlu olduğunu ifade eden yetkililer, "Çok memnunuz. Hiçbir top zarar görmedi. Sistem tümüyle işledi" dediler.

FIFA'nın, çelişkileri ortadan kaldıracak bu teknoloji 2010 Dünya Şampiyonası'nda kullanmak istediği bildirildi.

Kriptodan son ütü:Allah'ın sonumuzu hayır ettiği artık topun yuvarlak değilde top biyonik sağı solu belli olmaz dediğimiz günleri görmemiz dileğiyle.

14 Aralık 2007

Yeter Artık Sık Kafama Dedirtecek 5 Şey

Son isteğinizin sorulduğu ve daha sonra sizin isteğinizi gözlerinizin önünde kendilerinin gerçekleştirdiği an.

Karınız size Cevat hadi alışverişe çıkalım dediği an.

Kredi kartı ekstresine karınızla birlikte bakarken 'bu ne Nejla stok yapıyorsak neden makyaj takımı alıyorsun'dedikten sonra yaklaşık 1 saat 15 dakika sürecek bir konuşmayı dinlediğiniz an.

Huzura erdim sandığınız anda camdan içeriye plastik bir top girdiği an.

Sabahları alarm melodinizin gündüz yolda sevgilinizle yürürken bangır bangır çaldığı an sevgilize silahı verip hadi yap şunu dediğiniz anlar.

Kriptomanifesküler boşluklarda katmerli ekmek kadayıfları arasında boğulasıcalar.Kabin basıncınızın hep mevsim normallerinde seyretmesi dileklerimle hoşgalın...
Kriptograf...

Yıllarca Kara Görmeden Yaşam (Albatroslar)

Albatros, uçan canlı makinelerin en heybetlisidir... Albatros, kemik, tüy, kas ve rüzgârdır... Albatros gergin yay, rüzgârsa gövdesini mermi gibi fırlatan kiriştir. Albatros art deco bir kuştur -çarpıcı desenli, belirgin hatlı, destansı bir uçuş sergileyen, kayıtsız şartsız sadık olan... Bir albatros, yavrusuna tek bir öğün yiyecek getirebilmek için 15 bin kilometreden fazla uçabilir. Doğadaki en uzun kanatlara (3,5 metreye kadar ulaşabilir) sahip olan albatroslar, kanat çırpmaksızın yüzlerce kilometre boyunca gökyüzünde süzülerek okyanusları aşar, dünyayı dolaşır. 50 yaşına gelmiş bir albatros en azından 6 milyon kilometre uçmuş demektir...

Albatrosları bilen pek yoktur; bilenlerin çoğu da izlenimlerini Samuel Taylor Coleridge'in 1798 yılında yazdığı İhtiyar Denizcinin Ezgisi adlı şiirine dayandırarak, onların kaba saba, can sıkıcı yaratıklar olduğunu düşünür. İşin ironik yanı, Coleridge'in hiç albatros görmemiş olmasıdır. Dahası, çoğu insan da bu şiiri hiç okumamıştır. Şiirde albatros, yelkenlerini cömertçe rüzgârla doldurarak geminin yoluna devam etmesine yardımcı olur. Denizci düşünmeksizin hareket edip albatrosu öldürünce, tayfa dehşete düşer ve onu, kuşun muazzam cesedini boynuna dolayarak taşımakla cezalandırır...

Milyonlarca kilometreyi tertemiz, kendini yenileyen, sıfır salımlı enerjiyle uçabilseydiniz eğer, siz de bir albatros olurdunuz. Aslında sıradan bir uçucu olan albatros, gökyüzünde kusursuz bir planör gibi süzülür. Kanatlarını sustalı bıçak gibi açık pozisyonda kilitlediğinde, içinde bulunduğu planöre sadece pilotluk eder. Çoğu kuş, rüzgârı yenmek için mücadele ederken, albatros onu kendi amaçları için kullanır. Albatrosu diğerlerinden, örneğin bir martıdan ayırt eden şey, yalnızca vücut yapısı değil, aynı zamanda böylesi mükemmel bir gövdeye yön veren usta beyni ve zihin yapısıdır.

Yazılımı değiştirip albatrosun kafasına bir martı beyni takmanız halinde, bu uçan canlı yelkenli, albatrosun düzenli olarak fethettiği mesafeleri göze almayı hayal dahi edemez.
Martılar kıyıya yakın uçar ve kendilerini iskele kazıklarının kralı ilan eder. Albatroslarsa kahvaltı için okyanusları aşar ve sadece çiftleşmek için kıyıya inmeye tenezzül eder. Kara, üremek için gerekli olan bir külfettir.

Albatrosların nadiren indikleri kara üzerinde yayvan ayaklarıyla, kafalarını bir o yana bir bu yana sallayarak, paytak paytak yürüdüklerini kabul etmek gerekir. Yürümek onlara göre değildir. Ama kanatlarını fora edip yerçekimini biz geride kalanlara bıraktıklarında, işte o zaman sergiledikleri görüntü kelimelerin anlatamayacağı kadar muhteşemdir. Albatrosların tümü -yirmiyi aşkın tür- okyanusun en hiddetli tavırlarına dahi göğüs gerebilir ve aylarca, bazen yıllarca kara görmeden yaşayabilir.

Essen'den Yersenler...

Şey:Bir varlıktan soyut veya somut bahsederken varlığın ismini kullanmadığımız yerde kullandığımız kelime.
Şeyin aynası çizilmiş.(araba)

Sıfır[Bölü]Sıfır:İllet bir limit belirsizliği,sonu gelmeyen uzun uğraşlardan yine bir yere varılamayan sonuçlar üreteni.

Sonsuz[Bölü]Sonsuz:Daha kolay bulunanı ama sonucunun kesinliğini sadece çözenin anlayacağı türden limit sorularının demirbaşı.

Sabahın 6:20 sinde yağmurlu bir havada okula giderken kulaklıkla radyo programı dinleyen şemsiyesini açmayı kulaklıklar ıslanırsa bozulurlar diye düşünerek açık tutan,bindiği otobüste etrafı tarafından kendi kendine gülen olarak bilinen,otobüs doluyorsa uyuyor taklidi yapan.
Otobüste yanına kimin oturacağını kendi seçen ama bunu içinde saklayan. :)

Ayrıntılarda yaşayan ama ayrıntılarda kalıp hakkının yendiğini düşünen,fikirlerini söylemediği için hakkında farklı şeyler düşünülen.Olsun ben biliyorum diye kendini avutan,söylediği zaman kendi anlayacağı şekilde kelimeler kullanan ve karşıdakinin ne kadar anlamaması mümkün kelime varsa kullanan.

Plüton'u hala arayan.

Oyalı'ya hayatta başarılar dileyen.
3. ve tüm diğer tekil şahıslara selam olsun.

Kriptograf...

Yürekli Fareler mi?



Ezelden beri varolan kedi-fare husumetine son verebilecek bir çalışmaya imza atan Japonlar, genetik değişikliğe uğratmak suretiyle ''korkusuz'' fare yetiştirdiler.

Tokyo Üniversitesi bilim adamları, genetik mühendislikle bir farenin kedi gördüğünde veya kedi kokusu aldığında korkup sinmesine yol açan içgüdülerini değiştirmeyi sağladıklarını bildirdiler.

Japon araştırmacıların böylece, korkunun deneyimle öğrenilen bir şey olmaktan ziyade genetik yapıda bulunduğunu da gösterdikleri belirtildi.

Araştırma ekibinin başkanı Ko Kobayakawa, "Fareler doğal olarak kedilerden korkar ve kedi kokusu aldıklarında genellikle paniğe kapılır ya da kaçarlar. Ancak, genetik mühendislikle bazı burun hücreleri alınan fareler hiçbir korku göstermediler" dedi.

Koboyakawa, genetik değişikliğe uğratılmış farenin kedilere sokulduğunu ve hatta kedilerle oynadığını belirterek, "Korkunun doğumdan sonra öğrenilmediği, genetik olarak belirlendiğinin saptanması çok ilginç ve daha öncedeki düşüncelerin aksi yönde" dedi.

Japon araştırmacı Kobayakawa, bu bulgunun ışığında, insanların kokusundan dolayı bozuk yiyeceklerden uzak durmalarının da genetik bir özellik olabileceğinin düşünülebileceğini söyledi.

11 Aralık 2007

İşte Bir Sokak Ressamının Eserleri



Molofutbol kokteyli!!!

Yapımı basit ve etkisi oldukça fazla,çoğu zaman petrol bombası olarak da bilinen molotof kokteyli...

Molotof kokteyli, adını Rus politikacı ve diplomat Vyacheslav Molotov'dan almıştır.İçeriğinde az miktarda sülfirik asit ve benzin+parafin karışımı vardır.Amatör olarak yapılanlarda ise %70 benzin %10 sabun tozu %20 motor yagı bulunur.
Futbol karşılaşmaları için vazgeçilmez silahtır.Çok etkili ve yapımı basittir.
Silah ilk önce Finlandiya Ordusu tarafından 1939-1944 Filandiya Savaşı sırasında kullanılmıştır. 1938'de İspanya İç Savaşı sırasında da kullanılmış, atılan molotof kokteylleri Madrid'de 30 km2'lik bir alandaki tüm evlerin kül olmasına neden olmuştur.!!!


Notun dibi:Yapımı basit olduğu için çok fazla maliyet içermez. Ancak gerçekden etkili olduğu için yapımı ve kullanımı yasaklanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre seferberlik durumunda halk kendini savunmak amacı ile basit silahlar yapıp kullanabilir.

Belki Özel Belki Genel,,,

Bu gün edebiyat sınavı olduk.İzmir de yeni bir uygulama başlatıldı artık liselerde normal ders sınavları okul içinde aynı anda olmak şartı ile 1 aya yayılacaktı.Valiliğin kararıymış.Valimizin amacı başarımız yükseltmekmiş.Hoş pek faydasını göreceğimizi sanmıyorum İzmir olarak.Ama umut fakirin ekmeği :)
Her ne ise sınava girdik deyim verilmiş "diken üstüne oturmak" cümle içinde kullanınız.
Sınavdan 90 alacağını düşünen bir arkadaşımız bu soruyuda yanlış yapayım gibi düşünmüş olsa gerek verdiği örnek sınavdan kopmamıza neden oldu.
Babam yorulunca dikenlerin üzerine oturdu.
Sanırım dikenlerin üzerine oturmayı çimlere uzanmak ile bağdaştıran ve öğretmenin istediği anlamdan bu kadar farklı bir anlam çıkartan arkadaşımı ve onunla arkadaş olan kendimi tebrik ediyorum.Bu arada bende örnek olarak bütün gün diken üstünde oturdu şeklinde bir cümle yazdım :)
İyi akşamlar...

8 Aralık 2007

Doktorlar! Şempanzeler!

Afrika'nın doğusundaki Uganda'nın tropik ormanlarında bitkilerle kendilerini ''ustalıkla'' tedavi eden bir grup şempanze, bilim adamlarına yeni ilaçlar bulma konusunda rehber oldu.

Aylardır bu şempanzeleri inceleyen bilim adamlarından Fransız veteriner Sabrina Krief, ilk kez insanlar için ilaç bulma amacıyla şempanzelerin gözlenmesinin bilimsel çerçevede yapıldığını belirtti.

Krief, Kibale bölgesinde, 50 kadar şempanzeyi izledi, hasta şempanzenin belirlenmesinin ardından bu hayvanın beslenme şeklini not etti ve idrar örneklerini tahlil etti.

Örneğin Krief bağırsak rahatsızlığı olan Yogi adını verdikleri bir şempanzenin "Aneilema aequinoctiale" adlı bitkinin yapraklarını yediğini, daha sonra tedavisine parazitleri öldürdüğü bilinen "Albiziagrandibracteata" bitkisinin yapraklarıyla devam ettiğini gördü.

Makoku adlı ateşli ve halsiz başka bir şempanzeninse gün boyu hemen hemen sadece sıtmaya karşı etkili olduğu belirlenen "Trichiliarubescens" bitkisinin yapraklarını yediği gözlendi.

Ugandalı ve Fransız bilim adamları bu araştırmayla şempanzelerin davranışlarını daha iyi anlamayı ve bunları yeni ilaçlara ışık tutan rehberler gibi kullanmayı amaçlıyor. (Fotoğraf http://savoirs.essonne.fr/ sitesinden alınmıştır.)

Toprak Altında Buzullar!


Dünya'nın uydusu Ay bizlere ne kadar yabancı ve uzaksa bir o kadar da her birimiz tarafından bilinen büyüleyici bir manzara. Evimizin önündeki bahçeden, oturduğumuz apartmanın penceresinden baktığımızda orayı hiçbir şeyin olmadığı bir yer olarak düşleriz. Ne rüzgâr, ne hafif bir esinti, ne o esintide kıpırdayacak bir ot. Ne bir insan. Ne çağıldayan bir dere, ne de bir hayvan izi. Yine de, doğaüstü bir şekilde güzel... Bulutsuz bir gecede, görüntüyü on kat büyüten bir dürbünle bakınca oradaki kraterler, dağlar, çukurluklar ve denizler öylesine canlı, gölge ve ışıklarının oluşturduğu şekiller öylesine büyüleyici görünür ki, bu görüntü insana keyif verir. Böylesi bir anın güzelliğini açıklamak çok zor. Bu güzellik sanki Ay'ın kendisinde -bazalt düzlüğünde, kraterlerinde- değil de, ona bakan kişinin bu cismi beğenebilme kapasitesinde yatar. Ay'ın bir bölümü dürbünün prizmalarından geçerek belirginleştiğinde, canlı bir şekilde ona bakan kişinin gözleri önüne geldiğinde, insan -sadece Ay'ın güzelliğiyle açıklanamayacak olan- aşırı bir coşkuya kapılabilir. Bu duygu, kimileri için, yaşama sevincinin ta kendisidir.

Dünya -bizim sırrına varamadığımız pek çok şekilde- çok güzel. Oysa çoğu kez, zamanın hızlı akışı içinde çevremizdeki güzelliklerin bilincine varamayız; aynen zaman zaman yaşamdan ne beklediğimizi unuttuğumuz gibi.

Bu fotoğraflara bakarken, kendimizi çevreden soyutlama alışkanlıklarımızı düşünüyorum. Kuzey Kutup Bölgesi, küresel iklim değişikliğine gezegenimizdeki diğer tüm bölgelerden daha gözle görülür biçimlerde tepki veriyor. Burası, ötüşü zayıflayan kanaryanın bulunduğu maden ocağı gibi. Bu yerlerin fotoğrafını çekmek için fotoğrafçı da mutlaka bir şekilde "bizim" hakkımızda düşünmüştür; sorunun üstesinden nasıl geleceğimiz hakkında. Bu görüntüler sadece güzel, hayran olunacak egzotik manzaralar değil, aynı zamanda Dünya ile -özellikle de günümüzde garip bir biçimde giderek daha fazla acı çeken bir bölgesiyle- yeniden bağ kurmamız için bir davetiye.

Aynen Ay gibi, bu manzaralar da bize yabancı ve uzak; zarif ama belli belirsiz bir tehdit içeriyor. Oysa biz tüm bunların ayrılmaz bir parçasıyız. Bu pingolar, poligonlar, taş halkaları ve küçük gölleri birbirine bağlayan ırmaklar -Ay'daki yükseltiler ve denizlerin hiç olmadığı kadar- bizim bir parçamız. Ya da daha açıkça söylemek gerekirse, bu ilkbaharda Kanada'nın Mackenzie Irmağı Deltası'nda yaşananlar, ailelerimizin kaderini aynı haftalar içinde Ay'da, Taurus-Littrow vadisinde yaşananlardan çok daha fazla etkileyecek.

Yazı: Barry Lopez

Köken!!!

enizli’de bulunan Türkiye’nin ilk homo erectus fosili, bilim dünyasında heyecan yarattı. Bir erkeğe ait 500 bin yaşındaki kafatası fosilinin, ilk insanların dünyaya dağılışları konusunda bilim dünyasına önemli ipuçları sağlaması bekleniyor.

Bütün insanlar Afrika kökenli mi?

Dünyadaki bütün insanların Afrika kökenli olduğu ve diğer kıtalara buradan dağıldıkları, bu sırada Ortadoğu ve Anadolu’dan geçtikleri yönündeki tezleri desteklemesi açısından önem taşıyan fosil, “bilinen en eski tüberküloz vakası” olarak da tıp tarihine geçmeye hazırlanıyor.

Latince “dik insan” anlamına gelen ve modern insanların atası olarak tanımlanan homo erectus fosili üzerindeki inceleme sonuçlarının, bugün ABD’nin saygın bilim dergilerinden American Journal of Physical Anthropology (AJPA)’da yayınlanması bekleniyor.

Çalışmalar hakkında bilgi veren Ankara Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi ve Jeolojik Mirası Koruma Derneği (JEMİRKO) Başkanı Prof. Dr. Nizamettin Kazancı, bilim çevrelerinde heyecan uyandıran fosilin, insan kafatasının burundan itibaren üst yarısı olduğunu ve göz açıklıkları, kaşlar ve kafatası kemiklerinden ibaret olduğunu söyledi.

Kazancı, homo erectus fosili üzerindeki inceleme sonuçlarının, bugün ABD’nin saygın bilim dergilerinden American Journal of Physical Anthropology (AJPA)’da da geniş yer almasının beklendiğini söyledi.

Homo erectusa ait bu kafatası parçasının halen JEMİRKO sahipliğinde Ankara’da bulunduğunu ve araştırmacıların fosil üzerindeki çalışmalarını sürdürdüğünü ifade eden Kazancı, fosille ilgili şu bilgileri verdi: “Araştırmaya göre, homo erectus kafatası üzerinde tüberkülozun yol açtığı kemik deformasyonları açıkça görülüyor. Böyle kemik deformasyonlarının D vitamini eksikliğine bağlı iskelet ve bağışıklık sistemi zayıflığından kaynaklandığı tıp uzmanlarınca zaten biliniyor. Bilinenler ile fosil üzerindeki buluntular ortak değerlendirildiğinde Anadolu’daki ilk insanların ekvator bölgesinden geldikleri ve siyah derili oldukları sonucu çıkarılıyor. Ekvator bölgesinden kuzey enlemlere doğru göç eden siyah derili insanların, deri yapısından dolayı vücutlarında daha az D vitamini oluştuğu, bunun da iskelet ve bağışıklık sistemlerini zayıflattığı, böylece tüberküloz dahil hastalıklara kolay yakalandıkları tezinin jeolojik geçmiş için de doğru olduğu anlaşılıyor.”

BİLİM DÜNYASI İÇİN İKİ AYRI KEŞİF

Araştırmanın iki ayrı bilimsel yeniliği beraber sunduğunu anlatan Kazancı, şunları kaydetti: “Yeniliklerden ilki, Türkiye’de ilk homo erectus fosilinin bulunmasıdır. Fosilin görünen özelliklerine göre, bulunan kafatası parçası, 20-40 yaş arası erkek bireye aittir. Dünyadaki bütün insanların Afrika kökenli olduğu ve buradan diğer kıtalara dağıldıkları, dağılma sırasında Ortadoğu ve Anadolu’dan mutlaka geçmiş olmaları gerektiği biliniyor ama bir türlü beklenen bulgu elde edilemiyordu. Bu kafatası parçası, ilk insanların dağılışları konusunda önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Fosilin içinde bulunduğu travertenler, termolüminesans yöntemi ile yaşlandırmalara göre 330 bin yıl ile 510 bin yıl arasında oluşmuştur. Buluntu yeri 510 bin yıl olarak yaşlandırılan seviyeye çok yakındır. Dolayısıyla, travertenler içinde kapanlanan iskelet de o zamana, yaklaşık 500 bin yıl öncesine aittir.”



Araştırma ile elde edilen ikinci yeniliğin ise bilinen en eski tüberküloz vakasının tanımlanarak tıp tarihine katkıda bulunması olduğunu anlatan Kazancı, “Şimdiye kadar veremin birkaç bin yıl önce ortaya çıkan bir hastalık olduğuna inanılıyordu. Homo erectus üzerinde bu hastalığın bulunuşu tüberkülozun insanlık tarihi kadar eski olduğunu göstermektedir” dedi.

Kazancı, “Tüberküloz teşhisi kafatası parçasının iç ve dış kalıpları üzerindeki ayrıntılı incelemeler sonucu ABD’de konuldu. Almanya da bu teşhisi doğrulattırılıyor” diye konuştu.

ARAŞTIRMAYI YAPAN EKİP

Kazancı’nın verdiği bilgiye göre, kendisinin de aralarında bulunduğu fosil üzerinde araştırmaları sürdüren ekip, Amerikalı John Kappelman, Türk araştırmacılar Mehmet Cihat Alçiçek, Mehmet Özkul, Şevket Şen ve Alman Michael Schultz isimli bilim adamlarından oluşuyor.

Kazancı, fosilin tür tanımlaması, kafatasının ve içinde bulunduğu kayaların yaşlandırmasının Türk araştırmacılar tarafından gerçekleştirildiğini söyledi.

TESADÜFLE BULUNUYOR

Prof. Dr. Kazancı tesadüflerle başlayan buluntu ve araştırma hikayesini şöyle anlattı: “Denizli’deki mermer traverten işletmelerden birinde traverten bloklarını kesen işçiler kemik parçalarına rastlıyorlar ve bunu blok içinde çıkarıyorlar. Kemikleri, o sırada tesadüfen burayı ziyaret eden Pamukkale Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü öğretim üyelerinden Mehmet Cihat Alçiçek istiyor ve alıyor. Daha sonra Türkiye jeolojisi için önemli ve korunması gerekebileceği için JEMİRKO’ya iletiyor. JEMİRKO, Paris Doğa Tarihi Müzesinden Şevket Şen’i de çağırarak örnek üzerinde ekip olarak çalışmaya başlıyorlar. Sonuçlar oldukça tatmin edici gözüküyor.”

Prof. Dr. Kazancı, fosilin üzerindeki bilimsel incelemelerin tamamlanmasından sonra, sergilenmek üzere ulusal bir müzeye teslim edileceğini bildirdi.

7 Aralık 2007

Yakan Fareler

Farelerde, yenen gıdadan alınan enerjiyi yağ şeklinde depolamak yerine, ısı olarak dışarıya bırakan protein belirlendi.

Amerikalı bilimadamları, kaslarında bu proteini daha çok üreten farelerin, aynı miktarda gıda alan diğer farelere göre daha zayıf kaldığını, daha fazla yaşadığını ve yaşlanmaya bağlı hastalıklara daha az yakalandıklarını belirlediler.

Missouri'deki Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Clay Semenkovich'in çalışması, "Cell Metabolism" adlı bilimsel dergide yayımlandı.

Dr. Clay Semenkovich, bu tür farelerin diğerlerinden ortalama 3 ay fazla yaşadığını, bunun insan ömründe 6-7 yıla karşılık geldiğini belirtti.

Söz konusu farelerin daha uzun yaşamalarının nedeninin, yaşlanmaya bağlı hastalıklara daha az yakalanmaları olabileceğini belirten Semenkovich, bu farelerde damar hastalıkları, yüksek tansiyon ve lenf kanserine daha az rastlandığını ifade etti.

Enerjiyi yağ olarak depolamayan farelerdeki bu proteinin insanda da bulunduğunu belirten Dr. Semenkovich, proteinin genetik çeşitliliğe göre farklılıklar gösterdiğini ve bu farklılıkların, daha fazla kilo alıp almama üzerinde etkili olduğunu ifade etti.

Dr. Semenkovich, bu keşif sayesinde metabolizmanın hızlandırılmasının ve bazı hastalıklara karşı farklı tedavi yöntemlerinin mümkün olabileceğini kaydetti.

2 Aralık 2007

Ziyaretçi Potansiyeli

Blogumun ziyaretçi potansiyeli yanlışlıkla buldum ama girdim çıkamadımlarla doldu taşıyor.Etiketlerimden birini gayri ihtiyadi bir şekilde arama yapmış olanlar blogumu buluyorlar.Hoş yanlışlıkla da olsa doğruyu bulabilen insanların olması gerçekten güzel.

İşte bir kaç arama cümlesi
Matematiğin prensi
Sayılar
Kriptograf
Radyo Tatlıses Cenk ve Abuzer
Kulaklıkla otobüste radyo dinlemek

Son ikisine baya gülmüştüm ya :)

Şili'li bir hayırsever

Şili'de Bir Fahişe, Hayır Amacıyla 27 Saat Boyunca Seks Yapacak. Kız, Koyu Katolik Ülkede Her Yıl Yapılan En Önemli Hayır Organizasyonlarından Biri Olan Bağış Maratonu Kapsamındaki 'Teleton'a Katıldı.

Şili’de bir fahişe, hayır amacıyla 27 saat boyunca seks yapacak. Maria Carolina adlı eskort kız, koyu Katolik ülkede her yıl yapılan en önemli hayır organizasyonlarından biri olan bağış maratonu kapsamındaki "teleton"a katıldı. Bir kişi, Carolina ile 27 saat seks yapmak için açık artırmada 5 bin 400 dolar verdi.

Normalde 90 dakikalık bir "seansta" 300 dolar kazandığını söyleyen Carolina, şüpheleri yok etmek için bağış makbuzunu internet sitesine koyacak. Carolina, "Beni derinden etkileyen bir amaç uğruna, işimi yaparak katkıda bulunmak istiyorum. Bunu asil bir nedenle yapan bir insanı kim sorgulayabilir ki" dedi.

İki günlük bağış kampanyasını düzenleyen Teleton Vakfı’nın yöneticisi Mario Kreutzberger "ahlaksız" faaliyetleri teşvik etmediklerini, ancak bağışı kabul edeceklerini söyledi.

6 Deney Dünya'nın sırrı için

Bilim dergisi Discover Aralık 2007 sayısında dünyanın en önemli 6 deneyimini açıklıyor. Bilimsel çalışmalara yön veren bu deneyler şunlar:

* İnsan beyninin çalışma şeklini taklit eden bilgisayar modeli

* Yeryüzü'ndeki yaşamın tarihini belirlemeye yarayan sistematik yeni bir yöntem

* Ekosistemi korumak için geliştirilmiş yepyeni bir plan

* Kara maddeyi yakalamaya yarayan dedektör

* Tüm denizlerde yaşayan yaratıkların envanterini çıkartmaya yarayan sayım sistemi

* Genomlara müdahale edilerek sıfırdan yaşam yaratmaya yarayan yöntem

MAVİ BEYİN PROJESİ

Bilim adamları anlaşılması en güç bilimsel kavramlara çözüm getirmek için bilgisayar modellerinden yararlanır. Evrenin kökeni, atomların davranış şekilleri ve dünyada iklimin geleceği bu kavramların başında geliyor. Son günlerde üzerinde en fazla konuşulan deney insan beyninin işleyişi ile ilgili bir bilgisayar modeli üzerindeki çalışmalar. İsviçre, Lozan'daki Ecole Polytechnique Federale'deki Beyin Akıl Enstitüsü'nden sinirbilimci Henry Markham , son 15 yılını canlı fare beynindeki hücrelerin haritasını çıkartma ayırdı. Sonuçta nöron bazında beyin simülasyonunu yarattı. IBM'den aldığı destekle, 100 milyar nörona sahip sanal bir insan beyni yaratmayı umut eden Markham, 2015 yılına kadar bu beyni çalıştırmayı planlıyor. Projeye Blue Brain adı verilmesinin nedeni IBM'in takma adının Big Blue olması.

Bilim adamları şimdilik, belleğin çalışması veya beyin hastalıkları gibi beynin işleyiş tarzını henüz tam anlamıyla kavramış değil. Markham'ın modeli elektronik olarak gerçek bir beynin biyolojik davranışlarını yansıtacak. Model ayrıca, sıra dışı fizyolojileri araştırmak için esnek bir yapıya sahip olacak. Elde edilecek veriler daha sonra bilgisayar görüntüleri üzerinden yorumlanacak.

IBM, bu kadar çok sayıda veriyi işleyebilmek için yalnızca bu deneye özel bir süperbilgisayar geliştirdi. Saniyede 22 trilyon operasyonu işleyebilecek kapasitede olan bu bilgisayardan yararlanan Markham, "neokortikal kolon" modeli yaratmayı başardı. "Beynin mikrodevresini üretmeyi başardık" diye konuşan Markham, "Bundan sonra yapacağımız tek şey bu modelin ölçeğini büyütmek" diyor.

Blue Brain ekibi başarılı olursa, bilim adamları ilk kez insan beyninin anlamlı fiziksel bir modeline sahip olacaklar. Bu aşamada şu soruya yanıt aranacak: "Beynin tüm işlevlerine sahip sanal bir beyin kendi düşüncelerini yaratacak yeteneğe sahip olabilecek mi?". Markham bu konuda henüz kesin bir şey söyleyemiyor. Ancak Blue Brain'in kendi kararlarını vermesini bekliyor. Bunun da "bilinç"in yaratılması anlamına geldiğine işaret eden Markham, "Tüm beyni inşa ettiğimiz zaman, eğer bilinç ortaya çıkarsa, bilinci sistematik olarak inceleme şansını elde edeceğiz" diyor.

YERYÜZÜ'NÜN YAŞINI

HESAPLAMA PROJESİ

Yaklaşık 250 milyon yıl önce Yeryüzü'ndeki yaşamın %90'ı olağanüstü bir duruma bağlı olarak yok oldu. Bu büyük yok oluşa Permian-Triassic adı verilir. Aynı dönemlerde St.Helens Yanardağı'ndan milyonlarca kez daha büyük yanardağlar patladı. Bu patlamaların sonucunda devasa boyutta toz ve gaz bulutları gökyüzünü kaplarken, karada milyonlarca karelik bir alan lavların altında kaldı. Bu kütlesel yok oluşa yanardağ patlamaları mı neden olmuştu? Bu sorunun yanıtı hangi olayın daha önce meydana geldiğine ve ne kadar sürdüğüne bağlı olarak değişir. Bilim adamları şimdilik bunun yanıtını bilemiyor.

Berkeley Jeokronoloji Merkezi'nden Paul Renne , Yeryüzü'nün yaşı ile ilgili tüm büyük sorularda benzer sorunlar yaşadıklarını söylüyor: "Nedensellik ile ilgili tartışmalar çoğunlukla zamana bağlıdır". İşte bu nedenle dünyanın dört bir yanında bilim adamları "Earthtime" adı verilen projeye katıldı. Bu 10 yıllık projenin amacı zamanın derinliklerini ölçmek için bilim adamlarının tekniklerini geliştirerek geçmişteki olayların dizilimini saptamak. Projeyi M.I.T.'deki jeolojik zaman uzmanı Sam Bowring ve Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden paleontolog Douglas Erwin başlattı. Bowring, Yeryüzü'nün tarihini ölçmeye yarayan araç ve yöntemlerin sınırlarını zorlayacaklarını söylüyor.

Son 10 yıldır bu araçlar şaşırtıcı derecede hassaslaştı ve kesin sonuç vermeye başladı. Örneğin izotopların görece miktarını ölçen radyoizotop ölçüm tekniği 1970'lerden bu yana büyük gelişme kaydetti. 1070'lerde bilim adamları bu teknik yardımıyla 100 milyon yaşındaki kayaların yaşını birkaç milyon yıl hata payı ile tespit edebiliyorlardı. Bugün Bowring ve diğerleri bu payı 100.000 yıla indirmiş durumdalar.

Ancak bilim adamları, hassas ölçüm yapmalarının önündeki bazı engelleri kaldırmaya öncelik tanımak zorundalar, çünkü aynı ölçüm tekniklerini kullanan farklı laboratuvarlar, az da olsa farklı malzeme ve yöntemlerden yararlanıyorlar. Bu da farklı sonuçlara yol açıyor. Ölçülecek zaman dilimi çok eskilere uzanıyorsa, bunun pek bir önemi olmaz. Ancak artık bilim daha hassas bir evreye girdiği için deneysel hatalara bağlı olarak ortaya çıkan küçük tutarsızlıklar çok farklı sonuçlar doğurabiliyor.

Ancak sorunlar bununla sınırlı değil. Milyonlarca yıl önce yaşamış canlıların yaşını hesaplamakta kullanılan radyoizotop yönteminde bir grup bilim adamı uranyum kullanırken, bir diğer grup potasyum kullanıyor. Ayrıca yaş ölçümünde tamamen farklı yöntemlerden de yararlanılıyor. Bazı bilim adamları fosil kayıtlarını okurken, başkaları düzenli astronomik döngülerini incelerler. Ancak bugüne dek kimse bu farklı yöntemlerden elde edilen sonuçların uyumlu olup olmadığını kontrol etmeyi akıl etmedi. Bu, herkesin kendi saatine bakıp, farklı bir saat okumasına benziyor. Earthtime Projesi işte burada devreye giriyor ve bilim adamlarının kullandığı tüm "saatleri" senkronize ediyor. Bunun için Bowring ve ekibi, ölçüm yapan laboratuarlara standartlar (yaşları bilinen kaya örnekleri) adını verdikleri referans malzemeleri ve (bileşimleri bilinen az miktarda izotoplar) ve ölçüm araçları gönderdiler. Bugüne dek laboratuarlar farklı standartlar ve ölçüm araçları kullanıyorlardı . Bowring bu şekilde herkesin yarışa aynı noktadan başlamasını sağlayarak laboratuarlar arasındaki farkların giderileceğini düşünüyor.

EKİLİ

ORMAN PROJESİ

Güneydoğu Asya'nın Borneo adasında, ormancılar, çevreci biyologlar ve adanın yerli halkı toprağın kullanımı ile ilgili yeni bir modeli test etmek için bir araya geldi. Bu proje başarıya ulaşırsa herkese pastadan bir dilim düşecek ve bu proje dünyadaki tüm tropikal bölgelerde uygulanacak. "Planted Forests Project" adı verilen bu projenin amacı, bir yandan biyolojik çeşitliliği korurken, diğer taraftan yerel halkın topraktan ekonomik yarar sağlamasının yolunu açmak.

Malezya'da Sarawak eyalet yönetimi, projenin bütün bu amaçlara -ekonomik gelişme, vahşi doğanın korunması ve yerel halkın toprağa sahip olması- ulaşması için desteklemeye karar verdi. 1.900 kilometre karelik bir alan, ekili orman arazisi olarak ayrıldı. Toprağın yaklaşık yarısına akasya ağacı ekildi. Bu ağaç çok hızlı büyür ve kerestesi kağıtçılıkta kullanılır. Bölgenin %30'u ise koruma altına alındı. Yerli halk da geride kalan bölgede yaşamaya devam ediyor.

Malezya hükümeti hesabına çalışan biyolog Robert Stuebing , bu bölgede bazı toprakların kereste plantasyonuna ayrıldığını, kendi doğal haline bırakılan toprakların yerel bitki ve hayvan yaşamı için park vazifesi göreceğini belirtiyor. Orman Bakanlığı'na bağlı görevliler ve kerestecilerle birlikte çalışan Stuebing, orman koruma alanları arasında koridorlar açmış; böylece hayvanların bölgeler arasında dolaşabilmesini sağlamış.

Stuebing önceliği orman bölgesindeki canlıların envanterinin çıkartılmasına veriyor . Bilim adamları ormandaki yerel hayvan ve bitki envanterini oluşturmak için kolları sıvamış durumda. Orman Bakanlığı yetkilileri tüm türleri tek tek işliyor. Daha önce gözden kaçan hayvan türleri tek tek işlenmiş. Araştırmacılar bugüne dek bölgede dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen 18 sümüklüböcek türü keşfetmiş.

Bu deney, insanların hayatını ormanlardan kazandığı bölgelerde, vahşi yaşamı koruma projesiyle, insanın yaşamını sürdürme faaliyetlerinin birlikte sürdürülebileceğini göstermesi açısından tüm dünyaya örnek oluşturuyor. Stuebing, "Planted Forest Projesi sürdürülebilir gibi görünüyor ve biyolojik olarak da tüm canlılara yarar sağlayacak" diyor.

Stuebing'in haklı olması durumunda dünyanın dört bir yanındaki bölgesel kalkınma uzmanları, vahşi doğa ve insan arasındaki dengeyi korumak adına bu stratejiyi başka yerlerde de uygulamayı düşünüyor.

KARAMADDEYİ YAKALAMA DENEYİ

Son 75 yıldır bilim adamları nafile yere kara madde parçacıklarını aradı durdu. Kara madde derin uzayı kapladığı ve galaksileri birbirine yapıştırdığı varsayılan görünmez bir maddedir. Gelecek yıl İtalya'nın merkezindeki bir mağaranın derinliklerine gömülü olan, içi sıvı dolu bir fıçı bu esrarı aydınlatacak. Uluslararası fizikçilerin oluşturduğu bir ekibin hazırladığı XENON100 adı verilen basit bir deney, çok iddialı bir amaca hizmet ediyor. Hedef, bir parça kara maddenin -WIMP olarak biliniyor (weakly interacting massive particles) -sıvı ksenon atom çekirdeğine çarpıp, ışık ve elektrik şarjını tetiklediği anı kaydetmektir. Xenon ekibi lideri ve Columbia Üniversitesi'nden fizikçi Elena Aprile , "Bu olayları görme şansımız çok kuvvetli" diye konuşuyor.

Son kuramlara ve gözlemlere göre evrende, normal dünyayı oluşturan atomik maddenin 6 katı kadar kara madde vardır. Sayılmayacak kadar çok sayıda (milyarlarca) kara madde parçacığı saniyede bir Yeryüzü'den geçip gitmekle birlikte (hatta insanların içinden bile geçip gidibiliyor) görülmezler; çünkü bunların elektrik şarjı yoktur ve atomik madde ile nadiren etkileşime girer. O zaman geriye tek bir yol kalıyor; o da bunları yakalamak için tuzak kurmak.

Dünyada şu anda bilim adamlarından oluşan 10 ekip başıboş gezen WIMP'lerin sıradan maddenin atomuna çarptığı anı görüntülemek için deney yapıyor. Ancak en son XENON projesi bunların içinde en hassası. Deneylerin hepsi toprağın altında yapılıyor. Burada amaç dedektörleri geri plan radyasyonundan korumak. İtalyan'ların Gran Sasso Ulusal Laboratuvarı bir dağın 1.380 metre altındaki mağaranın içinde bulunuyor.

XENON 100, daha önceki XENON 10 deneyinin ölçek olarak daha geniş tutulmuş versiyonu. Bu deney, WIMP'leri yakalamak için sıvı ksenon -oda sıcaklığında süreduran bir gaz- kullanıyor. Dedektör ise koruyucu bir kasanın içine gizlenmiş, paslanmaz çelikten bir silindir. İçinde -140 derece Fanrenheit'a kadar soğutulmuş 150 kg ksenon bulunuyor. Ksenonun en önemli özelliği WIMP'in atomlarından birinin çekirdeğine çarptığı zaman kısa bir ışık çakması yaratması. Silindirin dibinde bir takım sansör, bu sinyali kaydederken, üst taraftaki sensörler WIMP'ten çıkan elektronların kısa kaçış serüvenini tespit edecek. Bilim adamları iki sinyali okuyarak ve bu ikisi arasındaki süre farkını ölçerek çarpma noktasını silindirin içindeki bir noktayı üç boyutlu olarak sabitleyebilecekler.

Karamadde yalnızca WIMP'lerden oluşmuyor. Kuramcılar başka kara madde parçacıklarının da olduğunu söylüyor. Ancak bunların varlığı kanıtlanırsa parçacık fiziği konusundaki eksik halka tamamlanmış olacak.

DENİZLERDE NÜFUS SAYIMI

Okyanuslarda neler yaşıyor? 2000 yılında bu aldatıcı ancak basit soru 650 milyon dolarlık bir projenin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu proje denizlerdeki bitkiler, hayvanlar, bakteriler, ve mantarların kataloğunun çıkartılmasını öngörüyor. "Okyanuslardaki yaşamın çeşitliliği konusunda en ufak bir fikrimiz yok" diye konuşan Rutgers Üniversitesi'nden biyoloğ Fred Grassle, "Bunlar mercan kayaları, derin deniz dipleri veya insanların yazlıklarının bulunduğu kıyı şeridinde bulunabilir" diyor. Yok olma tehlikesi altında bulunan türleri ve doğal çevreyi tespit etmesine yardımcı olan nüfus sayımı okyanus kaynaklarının daha iyi korunmasına da destek sağlayacak. Yeni keşfedilen yaratıklar ayrıca ilaç sanayi veya sanayi uygulamaları için altın madeni oluşturabilecek.

Dünyanın denizlerindeki tüm canlıların sayımı zaman ve emek yoğun bir çalışma olduğu için 80 ülkeden gelen bilim adamları denizleri kontrol altında tutulabilir 17 alt bölgeye ayırdılar.

Deniz bilimciler planktonları avlamak için ince ağlardan yararlanıyor; büyük deniz yaratıklarının göç yollarını araştırmak için hayvanları etiketliyor; mikropların DNA'larının dizilimlerini çıkartıyor; deniz dibi yaratıklarını incelemek için deniz tabanlarını tarıyorlar.

Bu sayımın ölçeği ve kapsamı daha önceki biyolojik araştırmaların çok ötesinde. Bu on yıllık projenin 7 yılının tamamladığına dikkat çeken Grassle çalışmanın program çerçevesine uygun olarak sürdürüldüğünü belirtiyor. Bugüne dek bilinmeyen 5.300 organizmanın keşfedildiğini kaydeden Grassle, bütün bu bilgilerin Ocean Biogeographic Information System sayfasına (www.iobis.org) kaydedildiğini belirtiyor.

YAPAY YAŞAM

19990'lı yılların ortalarında Craig Venter, kendisinin ve ekibinin, merkezi yönetime bağlı bilim adamlarının oluşturduğu ekipten çok daha uzun süre önce insan genomunu çözdüğünü açıklayarak büyük ün kazandı. Ancak Venter bu ekip ile ilişkisini kesmedi.

Ancak Venter, insan genomu kadar önemli başka bir konu ile de ilgileniyor. Venter'in kurduğu Synthetic Genomics isimli biyoteknoloji şirketi, sıfırdan genom yaratmaya uğraşıyor. Venter, anılarını topladığı "Life Decoded" isimli kitabında, "Yapay bir yaşam yaratarak yaşamın yazılımını anlamaya çabalıyoruz" diyor.

Venter bu planı ilk kez 2002 yılında dünya kamuoyuna duyurdu. Bu tarihten bugüne dek projesinden vazgeçmiş değil. Bu planın ilk aşaması şöyle: Bir mikrobun laboratuvar ortamında yaşayabilmesi için ihtiyacı olan en az sayıdaki geni tespit edilecek. Bilim adamları ikinci aşamada bu minimum miktardaki genomu işlenmemiş hammaddeden sentezleyerek taşıyıcı bir hücrenin içine yerleştirecek. Genom, burada kendi proteinlerini üreterek zaman içinde hücreyi yeni bir yaratığa dönüştürecek.

Venter, minimal genomu üretmek için Mycoplasma genitalium adı verilen mikrop üzerinde odaklanıyor. Bu mikrop idrar yollarında enfeksiyona yol açar. Venter ve ekibi bu parazit mikrobun 482 adet geni (insanlarda gen miktarı yaklaşık 18.000) olduğunu tespit ettiler.. Daha sonra bu genleri tek tek analiz ederek mikrobun hayatta kalması için kaç tanesinin gerekli olduğunu araştırdılar. Geçen yıl M.genitalium'un 100 geni olmadan da hayatta kalabildiğini gözlemlediler. Venter "Şimdi kaç geni tek tek yok edebileceğimizi biliyoruz. Ama aynı anda kaç geni ortadan kaldırabileceğimizi henüz bilmiyoruz" diyor. Eğer geride kalan 382 gen yaşamın sürdürülebilmesi için yeterliyse , Venter ve ekibi bunlardan bir genom oluşturarak bir hücrenin içine yerleştirecek.

Venter, bugüne dek kimsenin bakteriyel genomu başarıyla nakledemediğinin farkında. Ve bu nakil işleminin başarıyla sonuçlanmama olasılığı çok yüksek. Venter bu konuda görüşlerini şöyle dile getiriyor: "Hücreler genellikle içlerine enjekte edilmiş başka bir hücrenin DNA'sını

sevmezler. Ancak geçen haziran ayında ekibim Mycoplasma mycoides'in içinden çıkarttıkları genomu Mycoplasma capricolum mikrobunun içine yerleştirdiler. Bu ikisi akraba olmakla birlikte, farklı bir türdür. Yapılan testlerde alıcı bakteri kendi genomunu kaybederken, donör genomu baskın olmaya başladı. Bu deney, bu alanda bir devrimdir."

İlk sentetik türü birkaç ay içinde elde etmeyi uman Venter, bu çalışmayı yeni bir çeşit genetik mühendislik olarak yorumluyor.

Kaynak: Discover, Aralık 2007 (Cumhuriyet Bilim Teknik)

Temiz Su

Ünlü magazin dergisi Esquire tarafından yapılan listeye giren profesör 'Kir mıknatısı' adlı projesi ile girdi.

angladeş'te her yıl 82 milyon insanın arsenikli suyun sebep olduğu kanserden hayatını kaybettiğini belirten dergi, Rice Üniversitesi'nden Türk bilim adamı Dr. Cafer Yavuz'un da aralarında bulunduğu Profesör Vicki Colvin başkanlığındaki ekibin suyu temizlemek için yeni, kolay ve ucuz bir yöntem bulduğunu yazdı. Hiç elektrik kullanılmadığı için köydeki insanların bile rahatlıkla kullanabileceği metot, şu an kullanılan yöntemlerden çok daha etkili.

Kat kat daha etkili

Dünyayı değiştirecek 6 düşüncenin tanıtıldığı yazıda, Rice Üniversitesi'nde çalışan Kimya, Kimyasal ve Biomoleküler profesörü ve ekibinin daha büyük planları olduğu belirtilerek, su temizleme sisteminin çalışmada ilk basamak olduğuna dikkat çekildi. Türk bilim adamı Yavuz, projeyle ilgili bilgi verirken, "Eski çalışmadan farkı manyetik nano parçacıklar demir pası ve sabundan elde ediliyor. Bu yöntemle maliyet düşüyor" dedi.

Nanoteknoloji Projesi'ne göre, sudaki arsenik, saç telinin 5 binde biri büyüklüğünde demir oksit parçacıklarıyla temizlenecek. 12 nanometre çapındaki parçacıkların zehirli maddeleri bugün kullanılan filtrelerden yüz ile bin kat arasında daha etkili arındırması hedefleniyor. Cafer Yavuz, projesini şöyle anlatıyor:

Sonuç gerçekten güzeldi


"Rice Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü, içme sularında çok ciddi problem olan arsenik (3 ve 5 arsenatlar) üzerine yoğunlaştı. Suları temizlemek için demir oksit kullanıyorlardı; ama
sorunları vardı.

Çok fazla atık ortaya çıkıyor ve emildikten sonra geriye salma olayı vardı. Onların kullanabileceği halde hazırlayıp onlara malzememizden sunduk.Sonuç mükemmeldi"

Siberimiz Soğuğumuz Ve Savaşımız Üç Beyazımız gibi ama...

Dünyada güvenliğe ilişkin en büyük tehditlerden birini, gelecek 10 yılda bilgisayar sistemleri üzerinde bir ''siber soğuk savaşın'' oluşturacağı yorumu yapıldı.

İnternet güvenlik şirketi McAfee'nin yıllık raporunda, yaklaşık 120 ülkenin, mali piyasalar, resmi bilgisayarlar sistemleri ve kamu hizmetleri alanında interneti kullanmak için yollar geliştirdiği kaydedildi.

Rapora göre, istihbarat örgütleri hala, zayıf noktalarını bulmak için diğer devletlerin bilgisayar ağlarını sürekli sınıyor ve tekniklerini her yıl daha da geliştiriyor.

Raporda, hükümetlerin de acilen sanayi casusluğuna ve alt yapılarına yönelik saldırılara karşı korumalarını güçlendirmeleri gerektiği belirtildi.

Şirket yetkilerinden Jeff Green, "siber suçların küresel bir sorunhaline geldiğini ve önemli ölçüde geliştiğini" kaydederek, bu tür suçların artık sadece sanayi kuruluşları ve bireyleri tehdit etmediğini, giderek artan biçimde ulusal güvenliğe yönelik de tehdit oluşturduğunu söyledi.

Çin'in siber savaşın ön saflarında olduğu yorumu yapılan raporda, Washington'daki İstihbarat ve Araştırma Merkezi'nin Müdürü James Mulvenon'un "Siyasi ve askeri amaçlarla siber saldırıyı ilk kullanacakların Çinliler olduğu" yönündeki ifadesine yer verildi.

İngiltere'nin Ağır Organize Suçlar Kurumu, FBI ve NATO'nun verilerinden yararlanıldığı kaydedilen raporda, Estonya'da Nisan ve Mayıs aylarında özel ve resmi internet sitelerine yönelik düzenlenen saldırıların "sadece buzdağının görünen kısmı" olduğu dile getirildi.

Estonya, yoğun olarak internete bağlı olan ülkenin alt yasını felce uğratmayı hedefleyen saldırılardan binlerce internet sitesinin etkilendiğini bildirmişti.

Rusya, bu saldırılarda sorumluluğu olduğu iddialarını reddetmişti.

Raporda adı açıklanmayan NATO kaynaklarına dayanılarak, Estonya'daki siber saldırılarla ilgili, "değişik teknikler kullanılarakdikkatli bir zamanlamayla belirgin hedeflere bir dizi saldırıdüzenlendiği" kaydedildi.

AB'nin enformasyondan sorumlu temsilcisi Viviane Reding de, Haziran ayında, Estonya'da olanların "bir uyanma çağrısı" olduğu değerlendirmesi yapmıştı.

27 Kasım 2007

Yaşlı Hint'li Ustamız

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştır. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdir. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu,bir bardak suya atıp içmesini söyler. çırak, yaşlı adamın söylediğini yapar ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye baslar.

Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle

"Acı" diye cevap verir.

Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tutar ve dışarı çıkarır. Sessizce az ilerdeki golün kıyısına oturur ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyler.Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken,usta aynı soruyu sorar:

"Tadı nasıl?".
"Ferahlatıcı" diye cevap verir genç çırak.

"Tuzun tadını aldın mi?" diye sorar yaşlı adam,

"hayır" diye cevaplar çırağı.

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturur ve şöyle der:

"Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynidir. Ancak bu acının şiddeti,neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey acı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir.

Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış

Filozof Kıssaları...

Kral Dionysios, Aristippos`a sorar: `Nedendir acaba, her gün filozoflar hükümdarları ziyaret ederler de, hiçbir hükümdar kalkıp bir filozofu ziyarete gitmez?` Aristippos, `Bunda şaşacak bir şey yok hükümdarım` der, `Hekimler, yatağından kalkamayacak durumdaki hastalara giderler, çünkü o hastaların hekimlere gitmeleri mümkün değildir..`
********************
* Kıbrıs Kralı Nikokreon`un sofrasında Isokrates hiç konuşmadan oturur dururmuş. Neden böyle sessizce oturduğunu soracak olmuşlar. Şöyle demiş filozof: `Burası benim söyleyeceklerimin yeri değil; burada söylenmesi gerekenleri de ben bilmiyorum, o yüzden susuyorum...
********************
Aisopos (Esop) evinde çalışırken, bir asil kapıyı vurmadan içeri girer ve kitaplarına eğilmiş filozofa, `Böyle yapayalnız nasıl oturabiliyorsun` der. Aisopos başını kaldırır, `Ben yalnız falan değildim` der, `ama sen içeriye girdiğin andan itibaren ne kadar yalnız olduğumu anladım.
********************
*** Xenocrates (Zenon) bir öğrencisiyle konuşuyor, o ne derse öğrencisi sürekli onaylıyormuş. Filozofun sabrı tükenmiş ve bağırmış: `Hiç olmazsa bir kere itiraz et, başka bir fikir söyle de iki kişi olduğumuzu arılayayım...
********************
Atina`da önemli bir tartışma yapılırken kürsüye Demostenes çıkar, ancak dinleyiciler sürekli kendi aralarında konuşmakta, filozofu dinlememektedir. Demostenes, `Bir hikaye anlatıp ineceğim` der ve anlatmaya başlar: `Uzun zaman önceydi, bir delikanlı Atina`dan Megara`ya gitmek için bir eşek kiralamıştı. Eşeğini kiraya veren adamın da Megara`da işi vardı, beraber yola düştüler. Konuşa konuşa giderlerken öğle sıcağı bastırdı, biraz dinlenmek ve öğle yemeği yemek için bir su başına çöktüler. Ama ortalıkta hiç gölgelik yoktu ve eşeğin sahibi yemeğini alıp eşeğinin gölgesine sığındı. Eşeği kiralayan genç buna içerledi, `Sen çekil gölgede ben oturacağım` dedi. Beriki itiraz etti: `Ben oturacağım, çünkü eşek benim.` Delikanlı Ama ben eşeği kiraladım` deyince, eşeğin sahibinden `Ben sana eşeği kiraladım gölgesini değil` cevabını aldı ve aralarında kavga çıktı.` Hikayenin tam burasında Demostenes kürsüden iner yürümeye başlar. Dinleyiciler, `Sonunda ne oldu, sonunu anlat` diye bağrışmaya başlayınca Demostenes kürsüye döner: `Sizin için çok önemli bir konuda bir şeyler anlatmaya çalıştım, dinlemediniz. Şimdi ise eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz. Ne fikrimi söyleyeceğim ne de eşeğin gölgesine ne olduğunu...` Kürsüden iner, yürür gider.
*******************
Atina halkı, yöneticilerinden fena halde şikayetçiydi, ama onları nasıl göndereceklerini bir türlü bilemiyorlardı. Tartışmaların sonunda somut bir fikir çıkmıyordu. Bir gün Antisthenes kürsüye çıktı: `Atinalılar size bir teklifim var: Hemen bir kararname çıkarıp bütün eşeklerin at olduğunu ilan edin. Bundan sonra da eşeklere eşek demeyin, hep at deyin.` Biri sorar: `Peki bunun bize ne faydası var?` Antisthenes cevap verir: `Ne demek ne faydası var? Yeni yönetici konusunda anlaşamadığınıza göre, çözüm bulunana kadar eşekler tarafından yönetilmek utancından kurtulmuş oluruz.`
*******************

Felsefe sınavım öncesi ufak derlemeler...

26 Kasım 2007

Mars'ınız parlasın inşallah...

Dünya ile Mars'ın geçici bir süreliğine birbirlerine yakınlaşmalarından ötürü bu gece ve gelecek 3 hafta boyunca Kızıl Gezegen, geceleri gökyüzündeki en parlak gökcisimlerinden biri olacak ve bulutsuz olması durumunda çıplak gözle görülebilecek.

Gökbilimciler, Mars'ın 18 Aralık'ta Dünya'ya yaklaşık 90 milyon km yaklaşarak, en yakın mesafeye ulaşacağını belirterek, gezegenin Nisan 2016'ya kadar bu derece yakınlaşmayacağını ve bu kadar parlak olmayacağını kaydetti.

Bu gece yarısından ve Salı sabah gün doğumundan hemen önce Mars'ı gözlemlemek için en uygun zaman.

Mars'ımızın parladığı şu günlerde üstümüze nur yağması dileklerimle sizleri uğurlarken sözlerimi tabiki bitirmek istiyorum ama olmuyor.Sadece ellerimin konuştuğu bu cümlelerde belki bulamayacağınız bir çok şey var ama başlıklardan zaten birçok şeyi çıkartabiliyorsunuz.
Sevenlerim elleri görmek istiyorum çakmaksız,cep telefonsuz,mumsuz sadece el istiyorum sadece sallamak için salllanan eller burdayım demek için elveda demek için...
Levent Yüksel'den bi daha şarkısını mesai arkadaşım konfeksiyoncu Bülent'e armağan ederekten göderiyorum.İyi çalışmalar kardeşim Allah işini rast getirsin...Akşama haftalık alıyorum ıslatıcaz ona göre sevgilerlen...



Kozmokimyagerolog ya da her ne ise kitle imhager miydi adınıda unuttum bak yahu...

Türbanım Baş örtüm,Başımın Örtüsü

Bugün çok acayip bir haber gördüm başlığıda yazarına göre değişiyor.
1. Başlık==>Kürsüden indirilen İHL'li kız konuştu...
2. Başlık==>İHL'li kızın MEB'e cevabı...
3. Başlık==>Başıma değiş başarıma baksalardı...

Bu başlıklar öğretmenler gününde kompozisyon yarışmasında 1. olan bir baş örtülü kız kardeşimizin ödülünü almak için gittiği ödül töreninde kürsüye baş örtüsü ile çıkması sonucu kürsüden daha sonra indirilmesi ile alakalı başlıklar.
Kız arkadaşımız kompozisyon yarışmasını kazanıyor ödülü diğer öğrenciler gibi kürsüde almak elbette onunda hakkı.Kürsüden bu şekilde indirilmesi gerçekten çok büyük bir ayıptır.Bunun böyle olmasına izin verenler ile kız arkadaşımız ödülü aldıktan sonra yapılmalıydı.
Bir devlet dairesine itirazda bulunduğunuz zaman önce yanlış olsa bile o faturada yazan parayı son ödeme tarihinden önce ödemelisiniz.
Yani yanlışsa bile kural uygulanır düzenleme daha sonra yapılır.Tamam yanlıştır eğitimde baş örtüsü yoktur törenlerde ve diğer durumlarda (İHL ve benzeri kurumlar hariç)


Gelelim haberin lanse bölümüne.Haber kurumları kendi taraflarına göre bu olayı anlatmışlar bir kelimenin bile o kadar çok şeyi değiştirdiği bu anlatımlar arasından olayı özet olarak çok zor çıkarttım yukarıda ki gibi.Daha bir çok farklı anlatım var ama o anlatımların yazana özgü olduğunu düşünüyorum.Haber vermek için yazılmış yazılar değiller kesinlikle...

Neyse başıma bir işler gelmeden ufak ufak arazi olma vakti geldi.


Girit'linin biri bütün Girit'liler yalancıdır demiş...
a)bu Girit'linin Girit'liliğinden şüphe eden kişi sayısı 0 dan farklı ise cevap b şıkkıdır.
b)Bu soruyu sormak çok büyük yürek ister ama cevap vermek ise tam bir aptallıktır çünkü her soru cevaplanmak için değildir bazen sorarak anlayabiliriz.Uzmanlara soru sordururlar çünkü sorabiliyorlarsa neyi bilmediklerini biliyorlardır.(Eskilerden bir felsefecimiz demiştir.Bu kimdir)Neyi bilmediğimi biliyorum belki bu yüzden diğerlerinden üstün olabilirim...

25 Kasım 2007

Oyalı klon :)

Türkiye'nin klonlama yöntemiyle elde edilmiş ilk koyunu doğdu. İstanbul Üniversitesi'nde dünyaya gelen ''yerli Dolly''nin adı Oyalı.

Sezeryanla dünyaya getirilen kuzu, başta annesi tarafından yakınlık görmedi. Bunun üzerine kuzu biberonla beslendi. Ancak bir süre sonra anne koyun, yavrusuna yakınlaştı.

İstanbul Üniversitesi'nin, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) ve TÜBİTAK'ın desteğiyle yürüttüğü "kopya koyun" projesi, üç yıl önce başladı.

Proje kapsamında 8 koyuna 'embriyo' transfer edildi, 2'si hamile kaldı. Sezaryen ile dünyaya gelen ilk kopya koyun Oyalı'nın sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi.

Projeyi, İÜ Veterinerlik Fakültesi Döllenme ve Suni Tohumlama Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sema Birler ve ekibi hayata geçirdi.

Doğumun düşündüklerinden daha kolay olduğunu belirten Prof. Dr. Sema Birler, "Ancak anne koyun son zamanlarda strese girdiği için hem yavruyu, hem anneyi riske atmak istemedik. Bunun için doğumu sezeryan yöntemiyle gerçekleştirdik" dedi.

Prof. Birler, yöntemi uygularken asıl amaçlarının, bir sonraki için uygun bir ortam oluşturmak olduğunu belirtti:

"Bilindiği gibi birçok alanda klonlama kullanılabilir. Bizim ilk olarak kullanmak istediğimiz alan 'transgenik koyun üretimi' oldu. Transgenik koyun üretimiyle, koyunların sütünden insan hastalıklarının tedavisinde faydalı olabilecek bazı proteinleri üretebiliyoruz.

Örneğin hemofili hastaları için gerekli faktör 8'leri, faktör 9'ları sütten elde etmek mümkün. Yani bir biofabrik olarak koyunlardan yararlanmamız söz konusu."

Doğum 1 saat sürdü

İÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Şafak Ural’ın da izlediği doğum, yaklaşık bir saat sürdü.

Doğum sırasında Prof. Dr. Sema Birler, Prof. Dr. Kamuran İleri, Prof. Dr. Serhat Papuccuoğlu, Doç. Dr. Serhat Alkan birlikte çalıştı.

Yenileri de yapılacak

Klonlamanın bir başlangıç olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sema Birler, “Artık büyük bir bilimsel araştırma dünyasının içine adım atmış olduk diye düşünüyoruz. Çok kısa bir süre sonra da diğer aşamaları katedeceğimizi ümit ediyoruz. Başka bir koyuna da aynı şekilde klonlama uyguladık. Muhtemelen iki hafta sonra yeni kuzuları da dünyaya getireceğiz" dedi.

Sağlık durumu iyi

İstanbul Üniversitesi (İÜ) Veterinerlik Fakültesi'nde dünyaya getirilen Türkiye'nin ilk kopya koyunu "Oyalı"nın sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi.

Sezaryenle dün dünyaya gelen "Oyalı", fakültede düzenlenen basın toplantısının ardından ilk kez basının ve kamuoyunun karşısına çıkarıldı.

İÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Şafak Ural, kopya koyunun üniversitenin akademik araştırmaya olan eğitim ve katkısının bir sonucu olduğunu söyledi.

Proje sorumlusu Prof. Dr. Sema Birler ve ekibine teşekkür eden Ural, "Oyalı"nın dün hafif ateş yükselmesi sorunu yaşadığını kaydetti.



"3 yavru bekliyoruz"

Klonlamanın amaçlarından bir tanesinin hayvancılık ve insan sağlığını ilgilendiren konularda gen transferi yapılmış hayvanların "biyofabrikalar" olarak kullanılması olduğunu vurgulayan Prof. Dr.Birler, hemofili, diyabet gibi hastalıklarda kullanılmak üzere sütünden bazı proteinleri üretebilen koyun oluşturmak ve bu şekilde bu sütün ilaç endüstrisinden kullanılmasını sağlamak olduğunu belirtti.

Prof. Dr. Birler, gebeliği devam eden diğer koyunun 5-6 gün içinde doğum yapabileceğine işaret ederek, "İlk ultrason incelemelerinde 4-5 yavru gördük. Bunlardan hepsi yaşamıyor olabilir. Yavru büyüdükçe tek tek saymak zorlaşıyor. Ama en az 3 bekliyoruz" diye konuştu.

"Oyalı"nın tek olarak dünyaya geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Birler, doğum yaklaştıkça hem kendilerinin, hem de taşıcıyı annenin strese girdiğini, bu nedenle sezaryeni tercih ettiklerini söyledi.

Prof. Dr. Birler, "5 kilo 600 gram ağırlığında dün sezaryenle dünyaya getirilen 'Oyalı'nın sağlık durumu iyi" dedi.

"Oyalı çok hassas"

Ortalamanın 2 katından biraz daha fazla büyüklükte dünyaya gelen "Oyalı"nın çok hassas olduğunu ifade eden Prof. Birler, bazı vitamin ve antibiyotikler verildiğini anlattı.

Birler, kopya kuzuyu önce biberonla beslediklerini, hayvan biraz daha güçlenince anne sütü alabileceğini dile getirerek, bir hafta geçtiğinde rahatlayacaklarını belirtti.

"İnsanlar için yasak"

Prof. Dr. Birler, insanın kopyalanması konusundaki bir soru üzerine de 2 tür klonlama olduğunu, yavru oluşturacak klonlamanın hayvanlar üzerinde uygulandığını, insanlar için böyle bir yöntemin dünyada yasaklanmış durumda olduğunu anlattı.

Teropötik uygulamada ise embriyonun hücrelerinden embriyonik kök hücreler elde edilmesinin amaçlandığını ifade eden Prof. Dr. Birler, bunun insanlar üzerinde uygulanmaya başlanmadığını, üzerinde yoğun şekilde çalışmaların sürdürüldüğünü kaydetti.

Prof. Dr. Birler, klonlama için koyun seçilmesinin nedeninin Türkiye'de koyunun sayısının fazla olması ve üretim açısından büyük bir potansiyele sahip olduğu için seçtiklerini anlattı.

Yeni Einstein'ler

İnsanlığa aspirin, roket bilimleri, kuantum fiziği ve dizel motoru armağan etse de bilim dünyasındaki zafer günleri geçmişte kalan Almanya, açığı kapatmak için yeni Einsteinlar arayışına girdi.

Onlarca yıldır araştırma ve geliştirme çalışmalarına az yatırım yapılması ve Nazilerin 'seçkin ırka' yaptıkları vurgu nedeniyle seçkinliğin hor görülmesinin getirdiği sıkıntılar, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan Almanya'nın bilimsel gelişme alanında rakip ülkelerin gerisinde kalmasına neden oldu.

Dünyanın en iyi 100 üniversitesi içinde sadece 3 Alman üniversitesi var ve en üst sıradaki Alman üniversitesi olan Münih Üniversitesi sıralamada 48'inci durumda.

Bununla birlikte, geçen ay biri fizikçi, biri kimyacı iki Alman bilimadamının Nobel Ödülü kazanması umutları artırdı.

Ülkenin en eski ve en saygın eğitim kurumlarından biri olan Goettingen'deki Georg-August Üniversitesi Rektörü Kurt von Figura, umutların yükselmesini "Taze bir rüzgar esiyor" sözleriyle anlatıyor.

Kurt von Figura, uzun bir dönemde kaybedilen bilimsel alandaki ünü yeniden kazanmanın da yine çok uzun yıllar alacağını belirtiyor.

Alman üniversiteleri ve enstitülerindeki bilimadamları 1901 ile 1931 yılları arasında kimya dalında 15, fizik dalında 10 Nobel Ödülü almıştı ve bu sayıya başka hiçbir ülke ulaşamamıştı.

1984'den bu yana ise iki alanda Nobel kazanan ABD'li bilimadamlarının sayısı Alman bilimadamlarının sayısının neredeyse 10 katına çıktı.

ABD'nin gayri safi milli hasılasından yüksek eğitime harcadığı miktar neredeyse Almanya'nın iki katı, bu da ABD'ye doğru beyin göçüne neden oluyor. Alman iş dünyası ise bu durumdan endişeli.

Her alanda göstergeler endişe verici

Almanya'daki küçük ve orta ölçekli firmalarda araştırmacı açığının 2010 yılında 30 bini bulacağı belirtiliyor. Bu durumda, Almanya'nın 2005'te yüzde 2.49 olan gayri safi milli hasıladan araştırma ve geliştirmeye ayrılan miktarı, AB'nin koyduğu 2010'da yüzde 3'e çıkarma hedefini gerçekleştirememesi riskini ortaya çıkarıyor.

Almanya'nın araştırma geliştirme harcamalarının gayri safi milli hasılaya oranı AB ortalamasının üstünde, ancak ABD ve Japonya'nın altında bulunuyor. Patent başvurularına ilişkin gelişmeler de geleneksel olarak bu alanda liderlerden biri olan Almanya için endişe verici.

Son birkaç yılda Almanya bu konudaki üstünlüğünü Güney Kore ve Çin gibi ülkelere kaptırmış durumda. Almanya'da patent başvuruları 2000 yılında 53 bin ile en üst noktaya çıkarken, şimdi 48 bin 500'e düştü.

Çin ve Güney Kore'de son rakamlara göre patent başvuruları bu sayının yaklaşık iki katı, ABD ve Japonya'da ise 400 bin kadar. Uzmanlar, Almanya'da verilen patentlerin kalitesinin de kötüleşmekte olduğunu, çoğunun mühendislik gibi eskimekte olan endüstri alanlarında yoğunlaştığını, halbuki Çin, Japonya ve ABD gibi ülkelerde patentlerin, büyüme eğilimleri güçlü olan gelişmiş teknoloji alanlarında verildiğini belirtiyor.

Almanya'nın Ifo Ekonomi Enstitüsünden Ludger Wössmann, "Dünya ilerliyor, gerçi Almanya otomotiv ve mühendislik alanlarında hala lider, ama gelecekte hayati önemi sahip alanlarda geri kalıyoruz" diyor.

18 Kasım 2007

Bunları yeyin zayıflayın...

Greyfurt: Hiç greyfurt diyetini denediniz mi? Uzun araştırmalar sonucunda greyfurt kilo savaşçısı olarak ün kazandı. Son zamanlarda Kaliforniya Scripps Kliniği'ndeki bilim adamları greyfurdun etkileri üzerinde yaptıkları çalışmalarında yemekten önce yenilen yarım greyfurtun, kilo vermeye yardımcı olduğunu buldu. Buna göre greyfurt kapsülleri, greyfurt suları içmek ve greyfurt yemek kilo vermede çok etkili. Bu 3 şık arasında en iyi etkiyi gerçek greyfurt sağlıyor. Bunlara ek olarak greyfurt içerisinde kanserle savaşan liminoids ve lycopene içerir. Kırmızı greyfurt da insan vücudundaki kolesterol oranını düşürmeye yardımcı olur. Bir greyfurdun yarısı sadece 39 kaloridir.

Sardalya: Sardalya bu zamana kadar ki en sağlıklı besindir ve kilo vermek için çok iyi bir ortaktır. Her şeyden önce Sardalya protein yüklü bir besindir ve kan şekerini dengeleme özelliğine sahiptir. Tam ve yenilenmiş bir metabolizmaya sahip olmanızı sağlar. İkinci büyük deposu omega 3’ tür. Sadece kardiyovaküler bölgeyi güçlendirmekle kalmaz moral ve motivasyonunuzu yükseltmenizi sağlar. (İyi hissetiğiniz için abur cuburdan uzak durmaya başlarsınız.) Sardalya besin zincirinde türüne az rastlanacak derece zarar verici özelliği en az olan bir besindir.

Balkabağı: En iyi kilo verdirebilecek besinler arasındadır. Uzun süre konserve halinde saklanılmış balkabağında yüksek olanda lif vardır ve buna karşılık 40 kalori kadar düşük bir kalori oranına sahiptir. Uzun araştırmalar sonucunda elde edilen bilgilere göre, lifler insan sağlığı için çok önemlidir ve kilo düzenlenmesinde de büyük yararları bulunur. Balkabağı dünyada yetiştirilmesi en kolay sebzelerdendir. Tatlandırıcılarla tatlandırıp, bir tutam tarçın, badem ve hindistan cevizi ekleyerek kan sekerinizi düşürebilirsiniz.

Sığır eti: Et çok iyi bir diyet besinidir çünkü içinde antibiyotik, steroid ve hormon içermez. Eğer etten kendimizi sakınırsak kötü sonuçlarla karşılaşabiliriz. Yüksek protein diyetleri çeşitli sebeplerden dolayı kilo kaybına neden olur. İçerdiği protein metabolizmayı uyarır, daha uzun süre tok hissettirir ve iştahınızı azaltır. Ayrıca, sığır eti yüksek miktarda omega 3 içerir bu da size sağlıklı bir hayat kazandırır.

Yeşil çay: Besin değeri taşımayan bitki kilo vermenizi hızlandırır ve incelmemizde bize çok yardımcı olur. Yüksek oranda antioksidan içerir, kalp sağlığımızı destekler, sindirime yardımcı olarak kan şekerini ve vücut sıcaklığını ayarlar. Metabolizmayı hızlandırı, yağ oksidasyonunu artırır. Bu şekilde kilo vermemizde bize yardımcı olur. Bazı araştırmalara göre günde 5 fincan yeşil çay kilo vermek için sihirli bir dokunuş, rahatlamak için iyi bir yoldur.


Kripto'dan son ütü
Cidden yapı olarak çok zayıf birisi olduğum çevrem tarafından bilinir ve sinir bozucu bir şekilde devamlı söylenir.Sebebini buldum ben greyfurt ve ete bayılırım çaysız yaşayamam.Bundan sonra çaysız kahvaltılar etsiz kurban bayramları geçireceğim.Yer miyim yemez miyim bakalım. :)

Yanlı Haber mi O da ne?

Hollanda’da göçmen olarak yaşayan Fas asıllı Büşra ile evlenerek Müslüman oldu. İslamiyet’i seçmeden önce hızlı yaşayan Robin için İslamiyet yeni bir hayat tarzını da getirdi.
18 Kasım 2007 18:37
Yazı boyutunu büyütmek için
İslamiyetle doğan bir futbol yıldızı

BAYRAM KAYA'nın haberi

Birkaç sezon öncesine kadar Hollandalı yıldızların en az transfer edildiği ülke İngiltere idi. Ancak Arsenal’in Denis Bergkamp ve Mark Overmars’tan istediği verimi almasıyla birlikte genç yıldızlara da ada yolu gözüktü.

Birkaç yıl içinde de İngiliz devleri Hollanda’dan transfer ettiği forvetlerle takımlarını üst sıralarda tutmayı başardı. İşin en ilginç yanı ise genç yıldızların, takımlarının bir anda prensi olmasıydı. Robin van Persie (Arsenal), Arjen Roben (Chelsea-Real Madrid), Dirk Kuyt, Ryan Babel (Liverpool) ve Van Der Saar (M.United) gibi isimler performanslarıyla takımlarına güç kattı. M.United’dan R.Madrid’e transfer olan Ruud Van Nistelrooy da attığı gollerle kırmızı şeytanların birçok başarısına imza atmıştı. Bunlar arasında biri var ki hem oynadığı oyunla hem de davranışlarıyla Fransız hoca Wenger’in kısa sürede prensi olmayı başardı. Adını andığımız kişi Robin van Persie’den başkası değil. Antrenmanlarda arkadaşlarının neşe kaynağı olan Arsenalli futbolcu, maçlarda ise rakip savunma oyuncularının en çok çekindiği krampon. O, en fazla para kazanan, onların tabiri ile yıldız bir oyuncuydu. Ama bu kadar masumiyet fazlaydı. Bunun üzerine giden Standart Evening gazetesi baklayı Persie’nin ağzından almayı başardı. Persie, Müslüman olduğunu açıklamıştı. Hollandalının Müslüman olması adada geniş yankı buldu. Persie, “Müslüman bir futbolcuyum. Ama beni sahadaki oyunumla değerlendirin. Özel hayatımı yansıtmayın.” diyerek gelecek eleştirilerin de önünü kapadı. İşin en güzel yanı da ada basınının yıldız oyuncunun özel hayatını bir daha gündeme getirmemesiydi. Çünkü İngilizler kişinin dinî hayatına saygı göstermenin bir ayrıcalık olduğunu bilen bir basın dünyasına sahip.


Devamı için-->

17 Kasım 2007

A da doping çıktı B'ye bakalım aa o da mı yuh artık.

Avrupa Şampiyonu ve Dünya İkincisi milli atlet Süreyya Ayhan’a yapılan son doping kontrollerinde numunelerinde 2 adet yasaklı madde bulundu.
Olimpiyat hazırlıklarını ABD’de sürdüren milli atletin antrenman sırasında kontrollerde bulunan WADA görevlilerinin aldığı A numunesine yapılan analizlerin de pozitif çıktığı belirlendi.
Süreyya Ayhan ve antrenörü Yücel Kop’un itirazı üzerine B numunesinin Kanada’da bulunan Doping Merkezi’nde yapılan incelemede de sonuç pozitif çıkınca, Milli sporcunun vücudunda doping maddesi olduğu kesinleşti.
Ayhan’ın idrar örneğinde 2 yasaklı madde tespit edilirken, bundan önce de doping numunesi vermediği için 2 yıl men cezası alan milli sporcu, uluslararası kurallara göre ömür boyu men cezası alacak.

SÜREYYA AYHAN

Konu ile ilgili AA muhabirine yazılı açıklamada bulanan Süreyya Ayhan ve Yücel Kop, "Aklı başında olan hiç bir sporcu bu yasaklı maddeleri yarışmaya 1 yıl kala kullanmaz, bize komplo kurdular" dedi.
Ayhan Kop’un açıklamaları şöyle:
"Antrenörüm ve eşim Yücel Kop’un yönetiminde ülkemizi yıllardır hasretini çektiği başarılara ulaştırdım. Golden ligler, Universiad, Akdeniz oyunları Avrupa ve Dünya atletizm şampiyonalarında ülkemi başarıyla temsil ederek, madalyalar aldım. Ülkemizde atletizm bayanlarda ilk ve tek altın madalyayı kazanan sporcu olma onurunu taşıyorum. 2004 senesinin başından itibaren Türkiye spor çevrelerinde bayanların spor yapmasına karşı olan kişiler belirdi. Aynı yıl WADA ile aramızda geçen tartışma ile ilgili kural ihlali (Adeta doping yapmışım gibi) benim 2 sene ceza almamla sonuçlandı. Bu olayda yanımda ne atletizm federasyon başkanı Mehmet Terzi, ne de genel müdür Mehmet Atalay’ın desteğini göremedim. Buna rağmen ülkemize hizmet etmek ilkesinden şaşmadım. Bu cezanın bitimine kadar kamplarımızı yurtdışında kendi imkanlarımızla yaptık. Cezanın sonrası dünya Atletizm şampiyonasına hazırlanmak için kamp talebim red edildi. Spor teşkilatımızın eşime sürekli soruşturma açması yüzünden emekli olmak zorunda kaldı. Uluslararası başarılı bir antrenör olmasına rağmen milli görev yapamaz yasağı getirildi. Atletizm federasyonu bizimle ilgili gerçek dışı haberlerle kamuoyunu yanılttı.
Telefon ve isimsiz bir takım kişilerden tehditler almaya başladık. 2007 Eylül ayında ise memuriyetime son verildi ve ekmeğim elimden alındı.
2007 Dünya Şampiyonasına Almanya’da hazırlanırken sakatlandım ve tedavi
gördüm. Bu tedavi Temmuz ayında ABD’ye geldikten sonra havuz ve mekanik çalışmalarla devam etti. Ben daha koşu antrenmanlarına başlamadan 8 Eylül’de WADA görevlileri benden idrar örneği aldı. 19 Ekim’de bana (A) numunesinde 2 yasaklı maddenin bulunduğu bildirildi. Bu 2 maddenin vücudumda bulunması bizi şoke etti ve inanamadık. WADA’ya itirazımızı yaparak B numunesinin açılmasını talep ettik. Ne yazık ki B numunesi de pozitif çıktı. Aklı başında hiç bir sporcu bu yasaklı maddeleri yarışmaya 1 yıl kala kullanmaz. Yıllardır içtiğim sıvıyı yediğim yemeği titizlik kontrol ederiz ve bu yasaklı maddelerden kendimizi korumaya çalışırız. Maalesef bizim kontrolümüzün dışında bir anlık dalgınlığımızdan yararlanarak içeceğime veya yiyeceğime bu maddeler bulaştırıldı. Benim 2008 yılındaki olimpiyatlarda koşmamı engellemek için maddi manevi herşeyi yapmaktan çekinmeyen, kendi çıkarlarını ülke çıkarlarından üstün tutan zayıf, iğrenç ve korkak bir takım kişiler benim bu olimpiyatlara katılmama engel oldular. Bu olay bana ve eşime yapılmış en büyük haksızlıktır. Ben ve eşim vicdanen müsterihiz. Bunları yapanlar elbette bir gün Türk adaletine hesap vermek zorunda kalacaktır.


Kripto'dan son ütü
Gerçekten bir aralar çok konuşuldu bu.Disiplinsizlik var deniyordu hatta Ayhan haberlere çıkıp devlet bize aylık 50 ytl harç ödüyor onunla nasıl antrenman yapılır gibisinden bir açıklama yapmıştı.
Ne kadar doğru ne kadar yanlış tabiki bilinmiyor ama tek gerçek var artık ortada tartışılacak bir Ayhan yok.

Her şeyde vardır bir hayır demek geliyor içimden ama kötü sonların hayrı kimedir sorusuna cevap bulamıyorum...

Büyük İddia

İddia konusunun ne olduğuna geçmeden önce mevzuyla doğrudan bağlantılı önemli bir iki not aktaralım.

Kim derdi ki gün gelecek, vatandaşları daha uzun yaşamaya başladı diye devletler büyük sıkıntı çekecek. İnsan ömrünün uzaması gelişmiş ülkelerin başına dert olacak.

Uzun yaşam demek, emeklilik sonrası daha uzun yıllar emekli maaşı almak demek. Mesela Fransa’da ortalama ömür kadınlarda 83, erkeklerde 75, ortalamada 79’a dayandı. Birçok gelişmiş ülkede olduğu gibi Fransa’da sosyal güvenlik kurumları batma riski altında. Emeklilik yaşı tehir edilmezse bu açmazdan kurtulmak imkânsız gibi... Fakat seçilmiş iktidarlar tarafından böyle bir karar olmak hiçte kolay değil.

Biliyorsunuz Fransa son günlerde büyük grev dalgalarıyla sarsılıyor. Nedeni ortada. Fransa’da hükümet, ulaşım ve enerji sektöründe çalışanların daha önce kendilerine tanınan erken emeklilik sistemini değiştirmek ve daha fazla prim yatırmaları yönünde çalışma başlattı. Sektör çalışanları ayaklandı. Fransa'da 1995'te yaşanan üç haftalık grev, dönemin başbakanı Alain Juppe'nin istifasına yol açmıştı.

Fransa’da Hükümet, vatandaşlarını daha geç emekli ederek ülkenin geleceğini kurtarmakla, ben iktidarımı sürdüreyim de, varsın ülkenin geleceği kararsın seçeneklerinden birini seçmek zorunda kaldı. Hükümet kendi durumunu riske sokma pahasına ülkenin geleceğini seçti ve geri adım atmayacağını açıkladı. (Bu arada şunu da hatırlatalım. Demirel 1991 seçimlerini erken emeklilik vaat ederek kazandı. O günden sonra sosyal güvenlik kurumları çöktü. Emeklilerin aldığı maaş da ortada. Aradaki farkı ve takdiri sizlere bırakıyorum.)

Yazının başında ne demiştik. İnsan ömrünün uzaması ülkelerin başına büyük sorun açtı. Üstelik İngiltere'de Oxford Üniversitesi'nde düzenlenen "uzun yaşam" konferansında bir araya gelen uzmanlar, insan ömrünün uzamakla kalmadığını, uzama hızının da süratle arttığını söylüyorlar. Yani gidişat gelecekte daha da vahim boyutlara ulaşabilecek düzeyde. Devletlerin vatandaşlarının uzun yaşamasına sevinemeyecek duruma gelmesi ne garip değil mi? Ama gerçek bu.

Büyük iddia…

İşte bu konudaki tartışmalar sürüp giderken, iki bilim adamı tam 500 Milyon dolarlık iddiaya girdi.

Laf olsun torba dolsun cinsinden bir iddia değil bu. İddialarını noter huzurunda belgelendirdiler ve bir sözleşme haline getirdiler.

İddianın konusu ise tüm insanları yakından ilgilendiriyor; GELECEKTE İNSANLAR NE KADAR YAŞAYACAKLAR?

İddiaya giren isimler alanlarında dünyanın saygın bilim adamları.

—Neden yaşlanıyoruz?’ kitabının yazarı Idoha Üniversitesi'nden Profesör Steven Austed ile,

—Ölümsüzlük Araştırması’ kitabının yazarı Illinois Üniversitesi Profesörlerinden S.Jay Olshansky.

Üzgünüz ama şu an hayatta olanların hiçbiri bu iddiayı kimin kazanacağını büyük ihtimalle öğrenemeyecek. Çünkü iddia 1 Ocak 2150 yılında sonuçlanacak. Yani 142 yıl 1 ay 15 gün sonra. Bugün doğanlar bile, iddia sonuçlandığında 142 yaşında olacaklar.

İddianın konusu ise şu; Prof. Austed, 2150 yılına gelindiğinde 150 yaşında insana rastlanacağını ileri sürerken, Profesör Olshansky, insan ömrünün üst sınırının en fazla 130 olacağını iddia ediyor.

İki bilim adamı kendilerinden o kadar eminler ki, 500 Milyon dolarlık iddia için hiç tereddüt etmeden sözleşme imzaladılar. Sözleşme gereğince önce 1 Ocak 2001’de bir banka hesabı açıldı. Yaşarken kendileri, öldükten sonra da varisleri tarafından her ay 150'şer dolar yatırılması kararlaştırıldı. 7. yılını doldurmak üzere olan büyük iddiada bugüne kadar paralar eksiksiz yatırıldı.

1 Ocak 2150 tarihine gelindiğinde, Amerikan Gelişen Bilimler Akademisi'nden 3 bilim adamı, dünyanın en uzun yaşayan insanını resmi belgelerle kanıtlayacak ve bahsi kazanan bilim adamının mirasçılarına hesapta toplanan 500 milyon dolar teslim edilecek. O tarihte bahsi kazanan bilim adamının yasal mirasçılarının bulunamaması halinde, biriken para üniversitelere bağışlanacak.

Bu arada uzun yaşayarak yarışmanın sonucunu görmek isteyenler için birkaç tüyo verelim (!). Amerikan Michigan Üniversitesi'nden Richard Miller, sadece kalori tüketimini azaltarak ömrün yüzde 40 uzatabileceğini tespit etmiş. Cambridge Üniversitesi'nden Aubrey de Grey, 30–40 yıl içerisinde doğal yollardan ölümün yenileceğini, yaşlılığın da unutulacağını savunuyor. Bilim adamları üst sınır olarak 120 yaşın yakında aşılacağını ve 150 yıl yaşamanın hayal olmadığını savunuyorlar.

Böyle giderse, gençler denilince akla herhalde 50’li yaşlar gelecek. 75-100’lü yaşlar orta yaş, 100’ün üzeri ihtiyarlık dönemi sayılacak.

Ne dersiniz? 2150 yılına geldiğinde en uzun ömürlü insan kaç yaşında olur acaba? Sizce iddiayı kim kazanır?

Osman Özsoy...

Sabit Debi İle Akan Akarsuyun Harmonisi

Biraz fizik,biraz coğrafya hafiftende matematik kattım bugun dünyama.Öyle ki katmak ne kelime resmen harmanladım kendimi bu 3 dal ile kendimi.Günlerimi ayırdım artık Pazartesilerim Matematik,Salılarım Fizik,Çarşambalarım Kimya,Perşembelerim Bioloji,Cumalarım ise Geometri belki mecburiyet belkide yaptıkça yapası gelmekti beni böyle yapmaya iten tam bilmiyorum ama artık böyle.

Günde 150 200 soru çözmekte ne var diyorum artık.Tek sorunum zaman herşeyin ilacı olduğu gibi herşeyinde katili zaman olabiliyor.Günde 500 soru çözerim lakin günün saatlerinde oynama yapmam gerekir.

Bazı şeylerden vazgeçememek ileride vazgeçemediğiniz şeyden zorunlu olarak uzaklaşmanıza neden olabilir.İstisna oluşturan kaideler nadahil.İstediğiniz şey için öncelikle istemediklerinizi denemelisiniz.Zorluklar sizi istediğiniz şeye gitmede daha hırslandıracaktır ama seviyeyi kaçırmadan.

Özleyin beni anacım...
Tam yerine rast geldi manzara koydum...

Yeni Örümcekler...

Avrupa'ya 150 yıldan bu yana 87 yeni tür örümceğin yerleştiği açıklandı.

Bern Üniversitesi Zooloji Enstitüsü araştırmacıları tarafından yapılan ve yayımlanan bir çalışmada, her iki yılda bir Avrupa'ya yeni bir tür örümcek geldiği ve yakında ise her yıl bir örümcek rakamına ulaşılacağı belirtildi.

Tür artışının dünya ticaretinin yoğunluk kazanmasıyla gerçekleşeceği vurgulanan çalışmada genellikle Asya ülkelerinden gelen örümceklerin yerli örümceklere nazaran daha büyük olduğu kaydedildi.

Bunun nedeni 'yolculuğun stresine' büyük boy örümceklerin daha iyi dayanabilmesi olarak açıklanırken, yakın bir gelecekte her yıl yeni bir tür örümceğin Avrupa'ya gelmesinin beklendiğinin altı çizildi.

Avrupa'da iklimin değişmesinin Asya'dan gelen örümceklere daha iyi bir yaşam koşulu sunduğu da belirtilen çalışmada, yeni türlerin gelişinin tehlikeli olabileceği de ima edildi.

Çalışmada, şimdiye kadar Avrupa'da zehirli örümceğe rastlanmadığı da kaydedildi.

13 Kasım 2007

Ayıların Soyları Tükeniyor Mu?

Dünyadaki sekiz ayı türünden altısının soyu tükenme tehlikesi içinde bulunuyor.

Dünya Koruma Birliği, 'güneş ayısı'nın da soyları tükenme tehlikesi içindeki türlerin yer aldığı 'Kırmızı Liste'ye dahil edildiğini açıkladı.

Güneş ayısının soyunu tehlikeye sokan unsurlardan birinin, Çin'de avcılar tarafından, hastalıkların tedavisinde kullanılan safra için öldürülmesi olduğu belirtildi.

Birliğin güneş ayısı uzmanı Ron Steinmetz, güneş ayılarının nüfusunun son 30 yılda yüzde 30 oranında azaldığını tahmin ettiklerini söyledi.

Dünya Koruma Birliği uzmanlaarından Simon Stuart da, "Sayıları artan siyah Amerikan ayısı dışında, tüm ayı türleri için durum kötüye gidiyor" dedi.

Siyah Amerikan ayısının yanı sıra Kırmızı Liste'nin dışında kalan diğer ayı türünün, Avrupa'dan Alaska'ya kadar birçok yerde yaşayan boz ayı olduğu bildirildi.

Uzmanlar, pandaların da koruma çabalarına karşın soylarının tükenmesi tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını söyledi.

Güneydoğu Asya'nın tropikal yağmur ormanlarında yaşayan güneş ayısı, dünyadaki ayıların en küçüğü ve çok iyi bir tırmanıcı olarak biliniyor.

Malaya ayısı veya tropikal ayı isimleriyle de anılan bu ayı türünün göğsünde nal biçiminde sarımsı-turuncu bir leke bulunuyor.


Bu kadar çok ismini andığımız bir hayvanın türünün tehlikede olamsı ne akdar şaşırtıcı.Boşuna dememişler ayı yavrusunu severken öldürürmüş.Sevdik hayvanları ama öldürerek...

Meyve Sinekleri Kimlerdir Nedir?

Bilimadamları, 12 çeşit meyve sineğinin kapsamlı gen haritasını çözdü. Çalışmanın insan geniyle ilgili araştırmalara da ışık tutması bekleniyor.

Dünyanın en önemli araştırma enstitülerinden Massachusetts Institute of Technology'den yapılan açıklamaya göre, Latince adı Drosopohile olan meyve sinekleri ile ilgili araştırma yapan bilimadamları, karşılaştırma yöntemi ile 12 meyve sineği çeşidinin gen haritasını inceledi.

Araştırmacılar, milyonlarca yıllık evrim içerisinde meyve sineklerinin biyolojisinin nasıl değiştiğini ve genlerin yaşam koşullarına göre nasıl mutasyona uğradığını tespit etmek için çalışırken, bazı genlerin evrim tarafından değişmeden tutulduğunu, ancak bazı genlerin de çevre koşullarına göre değiştiğini fark etti.

Evrim tarafından tutulan genler ile değişen genlerin kıyaslamasını yapmak isteyen araştırmacılar 12 meyve sineğinin de DNA dizilerindeki değişimleri karşılaştırdı.

DNA'yı oluşturan harf dizelerini inceleyen araştırmacılar, hangi dizelerin mutasyona uğradığını hangilerinin değişmediğini tespit etti ve meyve sineklerinin kapsamlı gen haritasını çıkardı.

Çalışmaların, insan geniyle ilgili araştırmalara da ışık tutması bekleniyor.

10 Kasım 2007

İsminin Tam bilinemezliğinden Çeken İş Hanı

Bizim oturduğumuz yere yakın bir yerde bir iş hanı var daha doğrusu merkezi diyelim baya lüks ve büyük bir yer.
Asıl adını tam olarak bilmiyorum.Otobüs durağında adı Orcaner diye geçiyor.Soranlara ben otobüsten Orcaner durağında iniyorum diyorum.
Ama Gsm hattımda ordaki baz istasyonundan çekiyor ve o ise Orjinal diye isimlendirmiş.
Tam kesin kararımı veriyorum diyorum Gsm operatörü neden yanlış versin ismini.
Daha sonra oraya Orjinal diyen sadece benim Gsm hattım oldugunun farkına varıyorum.Farklı bir Gsm operatörü oraya Orjaner demiş.

Kalıyorum ne bunun tam adı diye.Gariptir ki iş merkezi olduğu konusunda da şüphelerim var.Açıkçası hiç görmedim tam olarak kimse demedi aha orcaner,orjinal,orjinler,orjaner burası diye.Ben tahmin ettim etrafta baz istasyonu kurulabilecek tek alan orası.Genelde de iş merkezleri ve dükkanlar var.
Yanımdan geen insanların konuşmalarıda orjanerde iniyorum gibi olunca karar kıldım bu adını tam bilmediğim yer burası diye.

Şuan 4 ismi var. Benim Gsm operatörüme göre Orjinal bir diğerine göre Orjaner otobüs duraklarına göre Orcaner babama göre ise Orjinler (analitikçi değildir özel kuryedir bir yanlış anlama olmasın) :) Orjin ile uzaktan yakından alakası yoktur yani.

Her neyse ben bu ismini bilmediğim hatta neresi olduğu konusunda tereddütlerimin olduğu yerde her gün sabah okula gitmek için otobüse biniyorum eve gelirkende iniyorum.

Sorun yaratıyor mu hayır çünkü artık herkes oranın ismini 4 tane biliyor.

Mutlu yarınlar,kalabalık sünnetler,ağlamaklı cenazeler,krampsız yüzme egzersizleri,detonesiz müzik ve kıymasız musakka diliyorum sizlere...

9 Kasım 2007

Görebildiğimiz sadece %5'i

TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG) Müdürü Prof. Dr. Zeki Eker, gökyüzüne bakan bir kişinin çıplak gözle yaklaşık bin yıldızı görebileceğini belirterek, ışık kirliliği yüzünden büyük şehirlerde yaşayan insanların gökyüzünde gördükleri yıldız sayısının 50'yi geçmediğini bildirdi.

Prof. Dr. Zeki Eker, tarihte insanların yaşamlarını yıldızlara göre düzenlediklerini, Suudi Arabistan gibi çöl ülkelerinde yolculukların geceleri yıldızlara bakılarak yapıldığını anlattı.

Eker, "Gökyüzünde takım yıldızları arasında hareket eden gök cisimleri var. Güneş, Ay, Mars, Merkür, Venüs, Jüpiter gibi. İnsanlar gökyüzünde gördükleri hareketli cisimlerin yıldızlardan farklı olduğunu anlamışlar ve onları tanrı olarak isimlendirmişler. Mars'a savaş, Venüs'e güzellik tanrısı demişler. Bütün tanrılara gün vermişler. Bu izler günümüzde de hala var. İngilizce'de Wednesday, Venüs günü, Saturday, Satürn günü demek" dedi.

Zeki Eker, MÖ 3. yüzyılda yaşayan Yunan gökbilimci Hiparkos'un yaptığı gökyüzü haritasında yaklaşık 900 yıldızın ismine yer verdiğini belirtti.

Ortaçağ'da bu sayının bine çıktığına dikkati çeken Eker, "Aslında gökyüzüne bakan bir kişinin yaklaşık bin yıldız görmesi lazım. Ancak günümüzde ışık kirliliği yüzünden büyük şehirlerde yaşayan insanların gördükleri yıldız sayısı 40'ı, 50'yi geçmez" dedi.

Işık kirliliği yüzünden gökyüzündeki yıldızların yeteri kadar görülemediğine dikkati çeken Eker, çocukların da gökyüzünden çok televizyon ve bilgisayar ile ilgilendiğini ifade etti.

Zeki Eker, ABD'de gençlerin sosyal bilimlere olan ilgisini fen bilimlerine çekmek için 1970'lerde "Star" adı altında bir proje yürütüldüğünü belirterek, Türkiye'de de çocukların ve gençlerin gökyüzüne olan ilgisini değerlendirip fen bilimlerine olan ilginin artırılabileceğini kaydetti.